SAYGIDA KUSUR ETMEK
Beni dikkatli dinlediğini hiç sanmıyordum. Yan yana yürüyor olmamız dolayısıyla bana bakmıyor olması gayet doğaldı, ancak giyim mağazalarının büyülü ışıkları arasında gözbebeklerinin kendinden geçmiş olduğu da reddedilemezdi. Çevredeki rengârenk kumaşlar bana yoğunlaşmasını engelliyor gibiydi. Ben ona hararetli bir şekilde İstanbul’un yaşanmaz bir şehir olduğunu anlatırken, o kafasını çevirip Defacto’daki cansız mankenleri inceliyordu. Ben ona Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne kadar delikanlı bir adam olduğundan bahsederken, o hala geride kalan Berschka’nın vitrinine bakmaya çalışıyordu. Sonunda dayanamadım. “Tuğçe sen beni dinliyor musun?” dedim. “Ay İsmail şu mankenin üzerindeki mini etek çok süperrr dimiiii?” diye cevap verdi bazı kelimeleri haddinden fazla uzatarak. O an Tuğçe’den midem bulandı. Tamam, siyaset bir kızla konuşmak için uygun bir konu değildi, ancak nezaketen bile olsa dinliyor gibi yapsa olmaz mıydı?
Küçük bir yurtkur odasında, boş vakitten daha fazla hiçbir şeyimin olmadığı bir hafta sonu gününde aramıştı beni Tuğçe. Evde çok canının sıkıldığını ve bir işim yoksa Forum’da dolaşırken ona eşlik etmemi istedi benden. Kıramadım, zira sesi “İsmail bugün Forum’da yanımda olmazsan, bu gece kafama sıkarım” der gibi yalvarıcıydı. Telefonu kapar kapamaz, küçük yurtkur dolabımdaki üst üste yığılmış tişörtlerimden en çirkin ve eskimiş olanını üzerime geçirdim. Diğer tişörtlerimi daha özel günler için saklıyordum, zira Tuğçe’yle aramda hiçbir flörtsel bağ olmadığı için kendimi beğendirme gibi bir gayem de yoktu. Çok geçmeden otobüse binerek Forum’a ulaştım ve Tuğçe’nin beni sabırsızlıkla beklemekte olduğunu gördüm. Her zamanki gibi gözlerini sürmelemiş, saçlarını jolelemiş, parmaklarını ojelemiş ve tüm vücudunu buram buram parfümlemişti Tuğçe. Son derece hoş görünüyordu. Yüzüne her zamankinden biraz daha fazla makyaj yapmış ve bu durum onu olduğundan daha olgun göstermişti. Kemerli burnumun algıladığı kadarıyla, oldukça pahalı bir parfüm sıkmıştı ve çevreye büyüleyici bir koku yayıyordu. Hızlı adımlarla yanına ulaştım. Birbirimize gülüyor gibi yapıp ama aslında gülmeyip, el sıkıştık. Ardından öpüşüyor gibi yapıp ama aslında öpüşmeyip, yanaklarımızı birbirine değdirdik. Sonra da hiç vakit kaybetmeden Forum’a doğru yola koyulduk.
Tuğçe’nin bu süslü püslü halini görünce, moralim son derece bozulmuştu. Nedeni açıktı. Tuğçe onca arkadaşı arasından benim gibi galesiz bir insanı arama zahmetinde bulunmuş ve bana duyduğu saygıdan dolayı tepeden tırnağa süslenmişti. Ancak ben, rengi solmuş tişörtüm, altımda yatarken de giydiğim eşofmanım ve balta girmemiş amazon ormanlarına benzeyen darmadağın saçlarımla Tuğçe’nin bana duyduğu saygıya adeta ihanet etmiştim. Aslında ikimiz yan yana yürümeyi bile hak etmiyorduk. Beynim, bir ayna gibi ikimizin o anki suretlerini gözümün önüne getirdi. Tuğçe, makyajın etkisiyle sevimlilikten çekiciliğe terfi etmiş, hoş bir yüze sahipti. Ancak benim yüzüm akne ve akne izleriyle doluydu. Sivilcelerim o kadar çoğalmıştı ki, görenlerde sanki yüzümün üzerinde sivilcelerim varmış gibi değil, sivilcelerimin altında bir yüzüm varmış izlenimi veriyordum. Parlak yanaklarımın birleştiği, yuvarlak çenemde kuş boku kadar bir top sakalım mevcuttu. Tuğçe kibar çantasını omzuna asmış asilce yürürken, ben sağ elimle seyrek top sakalımı oynuyor, sol elimi ise galesizce ileri geri sallıyordum. İşte ikimizin o anki suretleri ancak bu şekilde tasvir edilebilirdi.
Ülkede yerel seçimlere yaklaşıldığından dolayı, şehrin her köşesinde vaatler veren orta yaşlı adam resimleri vardı. Televizyon ve radyo yayınları ağzına kadar siyaset haberleriyle doluydu. Mehmet Ali Birand, ana haber bülteninde hiç durmadan Mehaape, Cehaape diyerek siyasi partilerin telaffuzunda yeni bir çığır açıyordu. Çevredeki her insan kümesinin siyasetten bahsettiği, kocaman kocaman arsız minibüslerin sözleri siyasileştirilmiş türkülerle insan kulaklarının ırzına geçtiği bir seçim arifesindeydik.
Tuğçe’yle Forum’un içine girmiş ve aşırı yavaş yürüyen insan kalabalığın arasına dalmıştık. Birbirimizi gördüğümüz andan beri, iki çift laf etmemiş olmamız beni oldukça kıllandırdı ve rahatsız etti. Maksat muhabbet olsun diyerek, günün anlam ve önemine uygun bir konu olan siyaset hakkında konuşmaya başladım. Genç bir kızın siyasetle içli dışlı olmayacağını tahmin edemeyecek kadar geri zekalı değildim, ancak onun da bir vatandaş olarak iyi kötü bir bilgi birikimi vardır diye düşünüyordum. Yanılmışım.
İkili ilişkilerimde genelde daha çok konuşan taraf ben olduğum için yine sohbeti domine etmiştim. Siyaset hakkında, çoğunluğu kulaktan dolma olan bilgilerimi Tuğçe’ye aktarıyordum. Amacım, sessizlikten oluşan gergin ortamı sona erdirmek ve vasıfsız giyim tarzımdan dolayı yanlış bir izlenim bırakmamak için, kültürlü bir insan olduğumu ona ispatlamaktı. Sonunda beklenen sohbeti başlatmıştım, ancak sohbet nedense tek taraflı olarak ilerliyordu. Ben yerel seçimler hakkında konuştukça konuşuyor ve karşılığında ondan ufak tefek yorumlar bekliyordum. Bir süre sonra yorumdan da vazgeçtim, sadece “hı hı” nidalarına razı olur oldum. Ancak onlar dahi gelmiyordu Tuğçe’den. Ben konuşurken, Tuğçe beni zerre sallamıyor ve fıldır fıldır mağaza vitrinlerini arşınlayan gözleriyle bunu teyit ediyordu. Tuğçe beni dinlemedikçe ben daha da hırslandım, daha derin ve dikkat çekici siyasi konulara daldım. En son sesli bir şekilde MHP’nin alacağı tahmini oy yüzdesini hesaplarken, Tuğçe bu hayatta beni cinnete getiren tek şeyi yaptı ve tamamen önemsiz bir konuyla sözümü kesti. “İsmailll, Tommy Hilfiger’a girelim miii? Yeni yazlık body’ler gelmişşş” dedi heyecanla. Lafım ağzımdan çıkamadan ses tellerime doğru geri dönmüştü. Gergin ve kızgın bir ifadeyle bu cüzi teklifini reddettim. İkimizin de suratları düşmüştü, adeta bir Devlet Bahçeli-Tommy Hilfiger savaşı yaşanıyordu aramızda. Adımlarımızı biraz daha hızlandırarak yürümeye devam ettik.
Artık siyaset konusunun bokunu çıkarmıştım, zaten Tuğçe’nin bu konuyla hiç ilgilenmediği de aşikârdı. Aramızdaki sohbet kıtlığı her geçen dakika varlığını biraz daha hissettiriyordu. Düpedüz birbirimizden sıkılmıştık. Artık mağaza vitrinlerine bakmak Tuğçe’yi eskisi kadar eğlendirmez olmuştu. Suratı düşmüş, bakışları manasızlaşmıştı. Belli ki siyasi polemiklere girerek onu konuşturmaya çalışmam yersizdi. Onun da ilgisini çekecek bir konu bulmalıydım ki bulmam çok da zor olmadı. Bir kızı sohbetin derinliklerine çekmek için en iyi yol, dedikodu yapmaktır arkadaşlar. Zaten hepiniz bunu biliyorsunuzdur, çokbilmişlik yapmak da istemem. “Tuğçe biliyor musun, Ayla Kadriye’yle sınıfın tam ortasında kavga etmiş, kavga esnasında da birbirlerinin analarına küfretmişler” dedim. Uzun aradan sonra Tuğçe ilk kez yüzüme baktı, şaşırmıştı, ancak yine de beklediğim reaksiyonu göstermedi. Sadece “Hadi ya” dedi. Ben de “He ya” dedim. Yine sustu. Tekrar sazı elime aldım. “Bu insanlar neden birbirleriyle anlaşamaz, anlamıyorum. Hepimiz kardeş gibi yaşayalım, bu ne şiddet bu celal Tuğçe! Aslında biraz çaba göstersek bu ülkede hepimiz için yeterince hava, su, ekmek var, ancak bazı kesimlerin derdi maalesef ekmek yemek değil, birbirlerini yemek!” diyerek konuyu inanılmaz dağıtan bir yorumda bulundum. Konuşmamı hiç duraksamadan ve kekelemeden noktalamıştım, ancak bu toplumsal mesajımı bitirir bitirmez, bir süredir yalnız yürümekte olduğumu fark ettim. Tuğçe, benim epey gerimde kalan Adidas mağazasının önünde durmuş ve hepsi zenci olan cansız mankenlerin üzerlerindeki eşofmanları inceliyordu. Benim konuşmamı kibarca duraklatma zahmetinde bile bulunmayarak, öylece yanımdan ayrılıp vitrini incelemeye gitmişti hayranlıktan büyümüş gözbebekleriyle. Yürümeyi bıraktım bende, zira aramızda oluşan uzun mesafe, konuşmamın başından beri yalnız yürüdüğümün ve kendi kendime konuştuğumun kanıtıydı. Geriye dönerken, karmakarışık ruh halimden dolayı, gülsem mi ağlasam mı karar veremedim. Sonunda Tuğçe mağaza vitriniyle vedalaştı ve bir özür bile dilemeden yanımdaki yerini alarak yürümeye devam etti.
O andan itibaren kulağıma gelen en bomba dedikodulardan, yaşadığım en ilginç anılarıma kadar tüm silahlarımı kullanmama rağmen Tuğçe’nin dikkatini bir türlü kendime odaklamayı başaramamıştım. Aramızda katiyen sağlıklı bir iletişim oluşmuyordu. Tuğçe’nin kulak deliğini hedef alarak ateşlediğim hiçbir sözcük hedefine ulaşmıyor ve karavana gidiyordu. Buluştuğumuzdan beri neredeyse hep ben konuşuyordum ve karşılığında benim söylediklerimle tamamen alakasız ve genellikle önümüzdeki yazın moda kreasyonuyla ilgili olan kısa cevaplar alıyordum. Tuğçe ne kendisi sohbet etmek için bir girişimde bulunuyor ne de benim girişimlerime bir karşılık veriyordu. Kendimi gittikçe önemsiz ve zavallı hissediyordum. Sonunda dayanamadım ve her zamankinden daha gür bir ses tonuyla konuşmaya giriştim. “ Hayatta en tiksindiğim şey nedir biliyor musun Tuğçe? Birbirlerine saygı duymayan insanlardır, birbirlerinin anlattıklarını can kulağıyla dinlemeyen insanlardır. Bence insanların birbirlerine sevgiden evvel, saygı duymaları gerekir. Her insan hayatta önce iyi bir dinleyici olmayı öğrenmelidir Tuğçe, zaten iyi bir dinleyici olduğun vakit, otomatik olarak iyi bir konuşmacı da olacağını fark edeceksin. Bu hayattan öğrendiğim bir şey varsa, o da sağlıklı bir muhabbetin ancak karşılıklı saygı çerçevesinde gerçekleşeceğidir. Her ne kadar günümüzde, samimiyetin girdiği ortamda saygı pek barınamasa da, biz bunu değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız. En başta kendimize, daha sonra da çevremizdeki arkadaşlarımıza saygıda kusur etmemeliyiz” dedim ve bakışlarımı Tuğçe’ye odakladım.
Tuğçe’nin gözbebekleri tekrar büyümüş ve vücudundaki kan dolaşımı hızlanmıştı. Gözleri karşıdaki bir noktaya sabitlenmiş, meraklı bir şekilde bir yerlere bakıyordu. Ojeli parmaklarını havaya kaldırdı, sonra da parlatıcılı dudaklarını araladı. “Merhabaaa…” dedi. Şaşırmıştım. “Ne merhabası be, ne alakası var, noluyoz lan” dememe kalmadan Tuğçe’nin karşıdan gelen bir tipine soktuğuma selam verdiğini fark ettim. Selam verdiği erkek, top sakalını göbek deliğine kadar uzatmış ve onu özenle taramış bir üniversite piçiydi. Karşılık olarak o da Tuğçe’ye selam verdikten sonra kalabalığa karışıp kayboldu. Uzun bir aradan sonra, tekrar bana doğru döndü Tuğçe. “Ne diyorduk?” dedi. “Hiç” dedim. “Hım tamam o zaman” dedi. Yürümeye devam ederken, ikimizin o anki suretlerini tekrar gözümün önüne getirdim. Artık kendime kızmıyordum.
YAZAR: İSMAİL PİŞER
0 yorum yazılmıştır