85 KURUŞLUK ADAM
Dokunaklı öyküler
genellikle günün hava raporuyla başlar (bkz: Ilık bir bahar günüydü). Fakat
bu öykü öyle başlamayacak. Çünkü ben, yılda dört mevsim yaşayan bir ülkenin,
günde dört mevsim yaşayan bir şehrinde ikamet ediyorum. Bu nedenle öykünün
gerçekleştiği zamanki hava durumunu tam hatırlayamıyorum. Yazıya başka türlü
başlayayım en iyisi.
Mersin’de geçirdiğim sıradan bir gündü. Sırt çantasını gururuna yediremeyen her
üniversite öğrencisi gibi, kitaplarımı parmaklarımla kavramış ve sağ kalçama
yapıştırmıştım. Yorulmuştum. Sayıca bakıldığında parmaklarım kitaplarımdan
üstündü, fakat güçleri tükenmek üzereydi. Dolmuş durağındaydım ve kitaplarım
her an yere saçılabilirdi. Üniversite dolmuşu da rutin biçimde geciktiğinden
ötürü, duraktaki nüfus oranı her geçen dakika artıyordu…
Ara bilgi: Mersin Üniversitesi öğrencileri durak ortamlarında Avrupalılar
gibi tek sıraya girmese bile, birbirlerini ezerek magandalık da yapmazlar.
(Fakat yinede dolmuş ufukta göründüğü an, ön saflara doğru yavaşça hamle
yapmak, sık görülen sinsi bir davranıştır).
…Dolmuşun gelmesiyle ferahlayan parmaklarım adeta çözüldü. Öne doğru hamle
yapmakta geciktiğim için en son ben binecek ve muhtemelen boş koltuk
bulamayacaktım. Sabırsız şoförün tezahüratları arasında araca adımımı
attığımda, emektar parmaklarım şimdi de montumun cebini arşınlıyor ve şoföre
verilecek olan 85 kuruşu arıyordu.
Dolmuş çoktan hareket etmişti ve ben ayaktaydım. Üniversite ve üniversite yurdu
gibi iki ilişkili unsuru, şehrin iki zıt noktasına yerleştirecek kadar
düşünceli olan atalarım sayesinde, bu keyifli yolculuğu 45 dakika boyunca
doyasıya yaşayabilecektim. Evet, yolculuğun da henüz başlarındaydık.
Şoför hareket ettiğimizden beri sürekli konuşuyordu. Zaten son derece kalın
olan ses tonu, dolmuşun içinde gök gürültüsü efekti yapıyor ve derslerine giden
zavallı öğrencilere korku dolu anlar yaşatıyordu. Dili direksiyondan daha fazla
dönen bu adam, ayakta duran bir kadına “Arka tarafa ilerler misin ablacım?” diye
bağırırken, benim gözüm oturmakta olan kızlardan birine ilişti. Evet, son
derece hoş bir kız keşfetmişti gözlerim. Tam karşımdaydı, dolmuş güzergâhına
göre koltuğu yan konumda olduğu için yüzünü net görebiliyordum. Gülümsüyor ve
bana doğru bakıyordu bu harikulade kız. Ne kadar da mahmur bakışlıydı. Ya o
gülümseyişine ne demeli? Bu kadar meftun bir gülümseme daha önce hiç
görmemiştim. Sanırım içimdeki sevgi kelebekleri kozalarından çıkmaya
hazırlanıyordu. Sanırım âşık oluyordum bu esrarengiz varlığa.
Şoför ses tonunu biraz daha arttırmış ve gök gürültüsünden yıldırım efektine
terfi etmişti. Hiç durmadan “Arkadan ücretini gönderemeyen var mı?” ,
“Kızılcahamam’a kadar bir daha durmam!”, “Biraz acele edelim mi?” tarzı
söylemleriyle ortamı germeye devam ediyordu. Ben ise hemen karşımda oturan
fiziki varlığa (kıza) hayranlık beslemeye devam ediyordum. Şoförün atmosfere
saldığı kalın sesi, benim daha fazla âşık olmama vesile oluyordu sanki.
Dolmuş haddinden fazla kalabalıktı. Ayakta duran yolcular bir balık istifini
andırıyordu. Kalabalığın ortasında dikilmenin verdiği sıkıntı, ayakkabılarıma
her basıldığında artıyor; hemcinslerimle kazara yaşadığım her fiziki temas,
korkularımı doruk noktasına çıkartıyordu. Ancak umurumda değildi. Ona bakmak
tüm acılarımı alıyordu. İyi ki oradaydı o kız. Varlığıyla birer birer bütün
acılarımı alırken, keşke elimdeki kitapları da alsa diye düşünüyordum. Neticede
kitaplarımı benden alması demek, onla bir paylaşımımızın olması demekti. Bu
sayede birbirimizden bağımsız hareket edemeyecek ve birbirimize haber vermeden
aşk yuvamızı (dolmuşu) terk edemeyecektik. Kim bilir, belki kitaplarımı onda
unutabilir ve bu vesileyle bir şekilde buluşma gerekçesi yaratabilirdim.
Harekete geçmeliydim. Güç bela yanına yaklaşıp yorgun insan mimikleri
sergilemeye, parmaklarımı mağdur organ, kitaplarımı da yetim çocuk gibi lanse
edip duygu sömürüsü yapmaya başladım. Fakat bir tepki vermiyordu, kitaplarımı
geçici bir süre evlat edinmek istemiyor gibiydi. “İstersen kitaplarını
alayım” cümlesini ağzından duyamıyordum bir türlü. Ama olsundu, onun yüzüne
daha yakından bakabiliyordum şimdi.
Ne Afrikalı gibi zayıf, ne de Alman gibi kiloluydu. Boyu 1.65 civarındaydı.
Minyon bir tipi vardı. Yüzü son derece şekilliydi. Saçları dalgalı ve azıcık
elektriklenmişti. Koyu kahverengi olan gözlerindeki asalet, eşeklerde dahi
yoktu. Hele bir gülümseyişi vardı ki, anlatmaya Microsoft Word bile yetmezdi.
Gülümsediği zaman avurtları kabarıyor, gamzeleri beliriyor, gözleri yay gibi
kısılıyordu. Normalde biraz kalın olan dudakları gülümsediğinde inceliyor ve
tatlılığına tatlılık katıyordu. Giydiği kıyafetleri şu an anımsayamıyorum.
Çünkü tüm yolculuk boyunca, sadece onun yüzü ve yüzünün detaylarıyla
ilgilendiğimi hatırlıyorum. Onun gözlerine baktığım her saniye, karnımı
guruldatan sevgi kelebeklerinin sesini hala duyabiliyorum.
Bakışlarımdan rahatsız olmuş olacak ki, gözlerini yere doğru eğmiş, kendi
Converse ayakkabılarını incelemeye başlamıştı. Ona böyle amansızca bakmaya
devam ederken, bir kez daha şoförün güzide ses tonuyla irkildim: “Arkadan
parasını yollamayanlar var, gönderelim bir zahmet!” Artık şoföre
kızamıyordum, çünkü âşık insanlar kolay kolay kızamazlar. Hatta en mülayim
insanlar, taze âşıklardır. Çünkü hormonlarındaki endorfin miktarı, öfke
katsayılarını sıfırın altına indirmiştir. (Matematikte bunu ÖFKE KATSAYISI / [HORMONDAKİ ENDORFİN MİKTARI +
MİDEDEKİ SEVGİ KELEBEĞİ SAYISI] şeklinde formullendirmek
mümkündür).
Yolun yarısından fazlasını bitirmiştik. Bu esrarengiz kızın adını
öğrenmeliydim. Ancak bunu dolmuştaki otuz kişinin huzurunda ona sorarak
öğrenecek konumda değildim. O an kızın boynunda sallanmakta olan metal bir
kolye fark ettim. Ucunda “S” harfi vardı kolyenin. Evet, Selma’ydı onun adı.
Belki de Sevda. Ya Sinem?.. Acaba Saniye olabilir miydi? Hiç durmadan “S” ile
başlayan kız isimleri türetiyordum. Aniden beynime gönderilmiş bir yıldırımla
(şoför tarafından değil) bir anda sendeledim. Yoksa bu “S” kızın sevgilisinin
adının baş harfi miydi? Yoksa “S”, Selçuk’un S’si miydi? Muhtemelen Selçuk
denen denyo kendini beğenmiş bir karakterde olduğu için, sevgilisine böyle bir
kolye hediye etmiş, bu şekilde kıza bir nevi aitlik duygusu aşılamaya
çalışmıştı. Çok öfkelendim Selçuk’a. Dolmuş gürültülü şekilde yol almaya devam
ederken, ben Selçuk ismine karşı içimde bir nefret büyütmeye başlamıştım.
Aslında Fenerbahçeli Selçuk dışında tanıdığım bir Selçuk yoktu. (Gerçi bu
isme antipati beslememe neden olan pekâlâ bu futbolcu olabilirdi). Kafamın
içinden bu anlamsız ama yoğun olan düşünceler geçerken, sık sık yakalandığımız
kırmızı ışıklar beni sevindirmeye devam ediyordu. Onu daha fazla görebilecektim
bu sayede.
“Arkaya doğru ilerleyelim beyler” dedi şoför öfkeli bir sesle.
Yolculuğun başından beri aşkıma fon müziği olan bu ses, bu defa canımı
fazlasıyla sıkmıştı. Çünkü şimdi benden yapamayacağım bir şey istiyordu. Eğer
arkaya doğru ilerlersem, âşık olduğum bu kızı görüş alanımdan kaybedebilirdim.
İnatla bulunduğum noktada dikilmeye devam ettim. Şoför direktiflerini daha
spesifik hale getirerek “Arka tarafta boşluk var, doldurur musun canımın
içi?” dedi. Tam olarak bana bakıyordu…
Ara Bilgi 2: Etnik kökeni Kürt olan dolmuş şoförleri, kurduğu cümlelerin
sonuna bir takım samimiyet ifadeleri eklerler. “Peki, durakta indireyim
hayatım”, “Canım ablacım acele eder misin?” tarzında konuşup, size yakın akraba
edasıyla yaklaşan bu şoförler bazen tehlikeli olabilir. Örneğin, “Tamam bekle,
durakta indireceğim canım” diyen bir şoför, aslında “Canımsın ama az daha
konuşursan o canını alırım” imasında bulunmaktadır. Dikkatli olunuz.
…Giderek samimiyeti artan bu tekliflere kayıtsız kalamıyordum. Şoför dikiz
aynasından beni gözlüyor, bıyıklarını oynatarak sanki beni tehdit ediyordu.
Kapı ağzında sıkışan diğer yolcular da öfkelenmeye başlamıştı. Mecburen arkaya
doğru ilerledim. Artık sevdiceğimi güç bela görebiliyordum. Radyoda Ferhat
Göçer’in “Götür beni gittiğin yere” şarkısı çalıyordu, hüzünleniyordum.
Kafamı sağa sola oynatarak ona her bakışımda, onun da gözleriyle beni aradığını
hayal ediyordum. Aşkımıza engel olan, ayakta ve aramızda duran bir avuç
insandı. O kadar yoğun bir kümeleşme vardı ki, aralardan geçip onun yanına
ulaşamıyordum. Dolmuş rutin duraklardan birinde durdu. Oturan teyzelerden biri
ayağa kalktı ve uzun uğraşlar sonucu kalabalığı yararak kendini dolmuştan
dışarı attı. Bir an kalp atışlarım hızlanmıştı. Çünkü kalkan teyze, S kolyeli
sevdiğimin yanında oturuyordu ve şu an o koltuk boştu. Bu fırsat son fırsattı.
Arka taraftan kalabalığı itekleyerek öne doğru ilerledim ve boş koltuğa kendimi
adeta attım. Ardından bana ayıplayan gözlerle bakan kalabalığa, elimi ağzımın
önüne getirip sallayarak “Midem bulanıyor da” işareti yaptım. Anlayışla
karşıladı kalabalık, belki de bu şekilde aşkıma tercüman olmak istediler. Kim
bilebilir ki?
Ferhat Göçer “Senin kokunu özledim!” diye haykırıyordu teyp aracılığıyla. Şoför
müziği son ses açmıştı gaza gelip. Ben de bu sözleri yanımdaki güzel bayana
uyarlamak istedim tabiî ki. Ancak dolmuşta o kadar yoğun bir ter kokusu vardı
ki, bir türlü odaklanamıyordum. Ferhat Göçer, “Götür beni gittiğin yere” derken
uzun uzun şoföre baktım. Artık son duraklara yaklaşmış olduğu için yüzünde bir
tebessüm vardı. Fakat hala “Daha çok 85 kuruş, daha çok 85 kuruş!!!” diye
düşünen arsız bir yüz ifadesiyle kaldırımda yolcu arıyordu. Arada aracı kenara
çekiyor ve kaldırımda yürüyenlere “Gel, götüreyim!” tarzı garip tekliflerde
bulunuyordu. Çok fena kınadım şoförü ve tekrar yanımdaki yârime odaklandım.
“Pardon, bir şey söyleyeceğim size ve dürüst olacağım. Her bindiği dolmuşta
kız kesen, boş zamanlarında İsmail YK dinleyen, saçları yoğun jöleli olan
tiplerden değilim. Ben üniversitede okuyan, amatör bir yazarım. Sizi görünce
nedense karnıma bir ağrı saplandı, içimden bir şeyler karalamak geldi, beni
biraz etkilediniz, hatta dolmuş perim oldunuz diyebilirim, sadece bunu söylemek
istedim, umarım yanlış anlamadınız.” şeklinde bir konuşma planladım. Böyle
bir konuşmayı nasıl tasarladığıma ben bile inanamıyordum. Aşk insana neler
yaptırıyor yarabbi? Ona doğru döndüm. Fakat o aniden hareketlenmişti. Sanırım
benden önce davranacaktı. Zaten tahmin etmiştim yolculuk boyunca bana kayıtsız
kalamadığını. Birazdan benle sohbet etme girişiminde bulunacaktı. Kalın
dudaklarını araladı, elini havaya kaldırdı. “Müsait bir yerde inebilir
miyim?” dedi. Yıkılmıştım. Daha üniversiteye bile ulaşmadan niye iniyordu
ki şimdi? Dolmuş yavaşladı, durağa yanaştı. Ardından şoförün yaptığı ani
frenle, midemdeki tüm sevgi kelebekleri alt üst oldu.
İnmişti dolmuştan, arkasına bile bakmadan. En çok canımı acıtan ise, onu
durakta bekleyen o adamdı. Kaslı, boylu poslu, yakışıklı, şık giyimli, her
halinden burjuva sınıfına ait olduğu belirgin olan bu adam Selçuk olmalıydı.
Evet, dolmuş henüz durmamışken bile, Selçuk, gülen çehresiyle gözüme belirmiş
ve kollarını açarak onu beklemeye başlamıştı. İndi S kolyeli sevgilim, indi meftun
gülüşlü sevgilim! Hem de sıradan bir durak değildi indiği, başka bir erkeğin
kollarıydı. Yaşadıklarımızı hiçe sayarak atlamıştı dolmuştan. Şimdi başka bir
erkeğin, ona yabancı olmayan ama bana oldukça yabancı bir erkeğin
kollarındaydı. Uzaklaşıyorlardı sokağa doğru. Sarmaş dolaşlardı. Aslında dolmuş
da uzaklaşıyordu, fakat ben farkında değildim. Çünkü ben tüm benliğimle o
durakta kalmıştım aslında. Yolculuğa devam eden sadece bedenimdi. Bir kere daha
Selçuklar kazanmıştı, bir kere daha Selçuklular kazanmıştı. Benim doğurduğum,
besleyip büyüttüğüm aşkımız, ancak yarım saat sürmüştü ve sen onu öldürmüştün.
Peki söyle bana, Selçuk’la aşkınız ne kadar sürecekti? 6 ay mı? 1 yıl mı?
Dolmuş tam gaz yoluna devam ediyordu. Ben artık yer ve zaman kavramlarımı yitirmiştim.
Kafamı yağlı cama dayayıp dışarıyı seyrediyordum. Rutin şekilde yola sıralanmış
her durak, içimizden birilerini daha alıp götürmeye devam ediyordu. Kim bilir
ne kadar âşık öldürmüştü bu duraklar? Ne kadar seveni ayırmıştı kim bilir? Aşk
katili, sevgi düşmanı, hain duraklar!
Dolmuş son hain durağı da geçmiş ve dolmuşların yuvası diye tabir edilen
otoparka gelmişti artık. Haliyle araçta sadece ben kalmıştım. Kendime geldim
bir anda. Şoförle baş başaydık. Şaşırmıştı adam. Yanına çağırdı beni. Gittim yanına.
“Niye inmiyorsun lan bir saattir, yol bitti yol!” dedi. Cevap veremedim.
Konuşamıyordum. Gözlerime bakınca anladı halimi. “Sana bir şey söyleyeyim mi
canımın içi?” dedi. “Söyle abi” dedim hüzünlü bir sesle. “Aşk
yalan .mına koyayım” dedi. Bu tespiti ilk defa duymuş gibi duygulandım ve
ağlamaya başladım. “Tüm insanlar çıkarcı canımın içi, önemsemeye değmez” dedi.
“Haklısın abim” diyip ona sarıldım. Duyguluydum, daha fazla ağlamak
istiyordum. O şekilde bir müddet kaldık. Şoför durumdan sıkılmış olacak ki,
yüzüme baktı ve “Al şu 85 kuruşunu da, git okuluna, derse geç kalma sonra” dedi.
85 kuruşu görünce inanılmaz mutlu oldum, çünkü ağlama nedenlerimden birisi de
paramın boşuna gitmesiydi. Şoförün direktifini hemen onayladım ve bir daha
dönmemek üzere dolmuşu terk ettim.
İşte benim hikâyem bunun gibi bir şeydi. Biraz abartmış ya da eksik anlatmış
olabilirim. Affınıza sığınıyorum. Öykünün gerisini sorarsanız, onu hiç görmedim
bir daha. Ama görürsem eğer bir gün, ona yazdığım şu şiiri vermek istiyorum.
Belki ona layık değil ama elimden fazlası da gelmiyor.
Yaşadıklarımız için peri masalıydı dersem yalan olur,
Masal olabilecek kadar uzun süre kalmadın sen,
Birlikte kısa bir yolculuk yaptığım bir periydin sadece,
Ama kızamıyorum sana, çünkü 85 kuruşluk bir adamdım ben.
Mersin, 2009
YAZAR: İSMAİL PİŞER