« Önceki | Sonraki »

17/12/2009

85 KURUŞLUK ADAM


Dokunaklı öyküler genellikle günün hava raporuyla başlar (bkz: Ilık bir bahar günüydü). Fakat bu öykü öyle başlamayacak. Çünkü ben, yılda dört mevsim yaşayan bir ülkenin, günde dört mevsim yaşayan bir şehrinde ikamet ediyorum. Bu nedenle öykünün gerçekleştiği zamanki hava durumunu tam hatırlayamıyorum. Yazıya başka türlü başlayayım en iyisi.

Mersin’de geçirdiğim sıradan bir gündü. Sırt çantasını gururuna yediremeyen her üniversite öğrencisi gibi, kitaplarımı parmaklarımla kavramış ve sağ kalçama yapıştırmıştım. Yorulmuştum. Sayıca bakıldığında parmaklarım kitaplarımdan üstündü, fakat güçleri tükenmek üzereydi. Dolmuş durağındaydım ve kitaplarım her an yere saçılabilirdi. Üniversite dolmuşu da rutin biçimde geciktiğinden ötürü, duraktaki nüfus oranı her geçen dakika artıyordu…

Ara bilgi: Mersin Üniversitesi öğrencileri durak ortamlarında Avrupalılar gibi tek sıraya girmese bile, birbirlerini ezerek magandalık da yapmazlar. (Fakat yinede dolmuş ufukta göründüğü an, ön saflara doğru yavaşça hamle yapmak, sık görülen sinsi bir davranıştır).

…Dolmuşun gelmesiyle ferahlayan parmaklarım adeta çözüldü. Öne doğru hamle yapmakta geciktiğim için en son ben binecek ve muhtemelen boş koltuk bulamayacaktım. Sabırsız şoförün tezahüratları arasında araca adımımı attığımda, emektar parmaklarım şimdi de montumun cebini arşınlıyor ve şoföre verilecek olan 85 kuruşu arıyordu.

Dolmuş çoktan hareket etmişti ve ben ayaktaydım. Üniversite ve üniversite yurdu gibi iki ilişkili unsuru, şehrin iki zıt noktasına yerleştirecek kadar düşünceli olan atalarım sayesinde, bu keyifli yolculuğu 45 dakika boyunca doyasıya yaşayabilecektim. Evet, yolculuğun da henüz başlarındaydık.

Şoför hareket ettiğimizden beri sürekli konuşuyordu. Zaten son derece kalın olan ses tonu, dolmuşun içinde gök gürültüsü efekti yapıyor ve derslerine giden zavallı öğrencilere korku dolu anlar yaşatıyordu. Dili direksiyondan daha fazla dönen bu adam, ayakta duran bir kadına “Arka tarafa ilerler misin ablacım?” diye bağırırken, benim gözüm oturmakta olan kızlardan birine ilişti. Evet, son derece hoş bir kız keşfetmişti gözlerim. Tam karşımdaydı, dolmuş güzergâhına göre koltuğu yan konumda olduğu için yüzünü net görebiliyordum. Gülümsüyor ve bana doğru bakıyordu bu harikulade kız. Ne kadar da mahmur bakışlıydı. Ya o gülümseyişine ne demeli? Bu kadar meftun bir gülümseme daha önce hiç görmemiştim. Sanırım içimdeki sevgi kelebekleri kozalarından çıkmaya hazırlanıyordu. Sanırım âşık oluyordum bu esrarengiz varlığa.

Şoför ses tonunu biraz daha arttırmış ve gök gürültüsünden yıldırım efektine terfi etmişti. Hiç durmadan “Arkadan ücretini gönderemeyen var mı?” , “Kızılcahamam’a kadar bir daha durmam!”, “Biraz acele edelim mi?” tarzı söylemleriyle ortamı germeye devam ediyordu. Ben ise hemen karşımda oturan fiziki varlığa (kıza) hayranlık beslemeye devam ediyordum. Şoförün atmosfere saldığı kalın sesi, benim daha fazla âşık olmama vesile oluyordu sanki.

Dolmuş haddinden fazla kalabalıktı. Ayakta duran yolcular bir balık istifini andırıyordu. Kalabalığın ortasında dikilmenin verdiği sıkıntı, ayakkabılarıma her basıldığında artıyor; hemcinslerimle kazara yaşadığım her fiziki temas, korkularımı doruk noktasına çıkartıyordu. Ancak umurumda değildi. Ona bakmak tüm acılarımı alıyordu. İyi ki oradaydı o kız. Varlığıyla birer birer bütün acılarımı alırken, keşke elimdeki kitapları da alsa diye düşünüyordum. Neticede kitaplarımı benden alması demek, onla bir paylaşımımızın olması demekti. Bu sayede birbirimizden bağımsız hareket edemeyecek ve birbirimize haber vermeden aşk yuvamızı (dolmuşu) terk edemeyecektik. Kim bilir, belki kitaplarımı onda unutabilir ve bu vesileyle bir şekilde buluşma gerekçesi yaratabilirdim. Harekete geçmeliydim. Güç bela yanına yaklaşıp yorgun insan mimikleri sergilemeye, parmaklarımı mağdur organ, kitaplarımı da yetim çocuk gibi lanse edip duygu sömürüsü yapmaya başladım. Fakat bir tepki vermiyordu, kitaplarımı geçici bir süre evlat edinmek istemiyor gibiydi. “İstersen kitaplarını alayım” cümlesini ağzından duyamıyordum bir türlü. Ama olsundu, onun yüzüne daha yakından bakabiliyordum şimdi.

Ne Afrikalı gibi zayıf, ne de Alman gibi kiloluydu. Boyu 1.65 civarındaydı. Minyon bir tipi vardı. Yüzü son derece şekilliydi. Saçları dalgalı ve azıcık elektriklenmişti. Koyu kahverengi olan gözlerindeki asalet, eşeklerde dahi yoktu. Hele bir gülümseyişi vardı ki, anlatmaya Microsoft Word bile yetmezdi. Gülümsediği zaman avurtları kabarıyor, gamzeleri beliriyor, gözleri yay gibi kısılıyordu. Normalde biraz kalın olan dudakları gülümsediğinde inceliyor ve tatlılığına tatlılık katıyordu. Giydiği kıyafetleri şu an anımsayamıyorum. Çünkü tüm yolculuk boyunca, sadece onun yüzü ve yüzünün detaylarıyla ilgilendiğimi hatırlıyorum. Onun gözlerine baktığım her saniye, karnımı guruldatan sevgi kelebeklerinin sesini hala duyabiliyorum.

Bakışlarımdan rahatsız olmuş olacak ki, gözlerini yere doğru eğmiş, kendi Converse ayakkabılarını incelemeye başlamıştı. Ona böyle amansızca bakmaya devam ederken, bir kez daha şoförün güzide ses tonuyla irkildim: “Arkadan parasını yollamayanlar var, gönderelim bir zahmet!” Artık şoföre kızamıyordum, çünkü âşık insanlar kolay kolay kızamazlar. Hatta en mülayim insanlar, taze âşıklardır. Çünkü hormonlarındaki endorfin miktarı, öfke katsayılarını sıfırın altına indirmiştir. (Matematikte bunu ÖFKE KATSAYISI / [HORMONDAKİ ENDORFİN MİKTARI + MİDEDEKİ SEVGİ KELEBEĞİ SAYISI] şeklinde formullendirmek mümkündür).

Yolun yarısından fazlasını bitirmiştik. Bu esrarengiz kızın adını öğrenmeliydim. Ancak bunu dolmuştaki otuz kişinin huzurunda ona sorarak öğrenecek konumda değildim. O an kızın boynunda sallanmakta olan metal bir kolye fark ettim. Ucunda “S” harfi vardı kolyenin. Evet, Selma’ydı onun adı. Belki de Sevda. Ya Sinem?.. Acaba Saniye olabilir miydi? Hiç durmadan “S” ile başlayan kız isimleri türetiyordum. Aniden beynime gönderilmiş bir yıldırımla (şoför tarafından değil) bir anda sendeledim. Yoksa bu “S” kızın sevgilisinin adının baş harfi miydi? Yoksa “S”, Selçuk’un S’si miydi? Muhtemelen Selçuk denen denyo kendini beğenmiş bir karakterde olduğu için, sevgilisine böyle bir kolye hediye etmiş, bu şekilde kıza bir nevi aitlik duygusu aşılamaya çalışmıştı. Çok öfkelendim Selçuk’a. Dolmuş gürültülü şekilde yol almaya devam ederken, ben Selçuk ismine karşı içimde bir nefret büyütmeye başlamıştım. Aslında Fenerbahçeli Selçuk dışında tanıdığım bir Selçuk yoktu. (Gerçi bu isme antipati beslememe neden olan pekâlâ bu futbolcu olabilirdi). Kafamın içinden bu anlamsız ama yoğun olan düşünceler geçerken, sık sık yakalandığımız kırmızı ışıklar beni sevindirmeye devam ediyordu. Onu daha fazla görebilecektim bu sayede.

“Arkaya doğru ilerleyelim beyler” dedi şoför öfkeli bir sesle. Yolculuğun başından beri aşkıma fon müziği olan bu ses, bu defa canımı fazlasıyla sıkmıştı. Çünkü şimdi benden yapamayacağım bir şey istiyordu. Eğer arkaya doğru ilerlersem, âşık olduğum bu kızı görüş alanımdan kaybedebilirdim. İnatla bulunduğum noktada dikilmeye devam ettim. Şoför direktiflerini daha spesifik hale getirerek “Arka tarafta boşluk var, doldurur musun canımın içi?” dedi. Tam olarak bana bakıyordu…

Ara Bilgi 2: Etnik kökeni Kürt olan dolmuş şoförleri, kurduğu cümlelerin sonuna bir takım samimiyet ifadeleri eklerler. “Peki, durakta indireyim hayatım”, “Canım ablacım acele eder misin?” tarzında konuşup, size yakın akraba edasıyla yaklaşan bu şoförler bazen tehlikeli olabilir. Örneğin, “Tamam bekle, durakta indireceğim canım” diyen bir şoför, aslında “Canımsın ama az daha konuşursan o canını alırım” imasında bulunmaktadır. Dikkatli olunuz.

…Giderek samimiyeti artan bu tekliflere kayıtsız kalamıyordum. Şoför dikiz aynasından beni gözlüyor, bıyıklarını oynatarak sanki beni tehdit ediyordu. Kapı ağzında sıkışan diğer yolcular da öfkelenmeye başlamıştı. Mecburen arkaya doğru ilerledim. Artık sevdiceğimi güç bela görebiliyordum. Radyoda Ferhat Göçer’in “Götür beni gittiğin yere” şarkısı çalıyordu, hüzünleniyordum.

Kafamı sağa sola oynatarak ona her bakışımda, onun da gözleriyle beni aradığını hayal ediyordum. Aşkımıza engel olan, ayakta ve aramızda duran bir avuç insandı. O kadar yoğun bir kümeleşme vardı ki, aralardan geçip onun yanına ulaşamıyordum. Dolmuş rutin duraklardan birinde durdu. Oturan teyzelerden biri ayağa kalktı ve uzun uğraşlar sonucu kalabalığı yararak kendini dolmuştan dışarı attı. Bir an kalp atışlarım hızlanmıştı. Çünkü kalkan teyze, S kolyeli sevdiğimin yanında oturuyordu ve şu an o koltuk boştu. Bu fırsat son fırsattı. Arka taraftan kalabalığı itekleyerek öne doğru ilerledim ve boş koltuğa kendimi adeta attım. Ardından bana ayıplayan gözlerle bakan kalabalığa, elimi ağzımın önüne getirip sallayarak “Midem bulanıyor da” işareti yaptım. Anlayışla karşıladı kalabalık, belki de bu şekilde aşkıma tercüman olmak istediler. Kim bilebilir ki?

Ferhat Göçer “Senin kokunu özledim!” diye haykırıyordu teyp aracılığıyla. Şoför müziği son ses açmıştı gaza gelip. Ben de bu sözleri yanımdaki güzel bayana uyarlamak istedim tabiî ki. Ancak dolmuşta o kadar yoğun bir ter kokusu vardı ki, bir türlü odaklanamıyordum. Ferhat Göçer, “Götür beni gittiğin yere” derken uzun uzun şoföre baktım. Artık son duraklara yaklaşmış olduğu için yüzünde bir tebessüm vardı. Fakat hala “Daha çok 85 kuruş, daha çok 85 kuruş!!!” diye düşünen arsız bir yüz ifadesiyle kaldırımda yolcu arıyordu. Arada aracı kenara çekiyor ve kaldırımda yürüyenlere “Gel, götüreyim!” tarzı garip tekliflerde bulunuyordu. Çok fena kınadım şoförü ve tekrar yanımdaki yârime odaklandım.

“Pardon, bir şey söyleyeceğim size ve dürüst olacağım. Her bindiği dolmuşta kız kesen, boş zamanlarında İsmail YK dinleyen, saçları yoğun jöleli olan tiplerden değilim. Ben üniversitede okuyan, amatör bir yazarım. Sizi görünce nedense karnıma bir ağrı saplandı, içimden bir şeyler karalamak geldi, beni biraz etkilediniz, hatta dolmuş perim oldunuz diyebilirim, sadece bunu söylemek istedim, umarım yanlış anlamadınız.” şeklinde bir konuşma planladım. Böyle bir konuşmayı nasıl tasarladığıma ben bile inanamıyordum. Aşk insana neler yaptırıyor yarabbi? Ona doğru döndüm. Fakat o aniden hareketlenmişti. Sanırım benden önce davranacaktı. Zaten tahmin etmiştim yolculuk boyunca bana kayıtsız kalamadığını. Birazdan benle sohbet etme girişiminde bulunacaktı. Kalın dudaklarını araladı, elini havaya kaldırdı. “Müsait bir yerde inebilir miyim?” dedi. Yıkılmıştım. Daha üniversiteye bile ulaşmadan niye iniyordu ki şimdi? Dolmuş yavaşladı, durağa yanaştı. Ardından şoförün yaptığı ani frenle, midemdeki tüm sevgi kelebekleri alt üst oldu.

İnmişti dolmuştan, arkasına bile bakmadan. En çok canımı acıtan ise, onu durakta bekleyen o adamdı. Kaslı, boylu poslu, yakışıklı, şık giyimli, her halinden burjuva sınıfına ait olduğu belirgin olan bu adam Selçuk olmalıydı. Evet, dolmuş henüz durmamışken bile, Selçuk, gülen çehresiyle gözüme belirmiş ve kollarını açarak onu beklemeye başlamıştı. İndi S kolyeli sevgilim, indi meftun gülüşlü sevgilim! Hem de sıradan bir durak değildi indiği, başka bir erkeğin kollarıydı. Yaşadıklarımızı hiçe sayarak atlamıştı dolmuştan. Şimdi başka bir erkeğin, ona yabancı olmayan ama bana oldukça yabancı bir erkeğin kollarındaydı. Uzaklaşıyorlardı sokağa doğru. Sarmaş dolaşlardı. Aslında dolmuş da uzaklaşıyordu, fakat ben farkında değildim. Çünkü ben tüm benliğimle o durakta kalmıştım aslında. Yolculuğa devam eden sadece bedenimdi. Bir kere daha Selçuklar kazanmıştı, bir kere daha Selçuklular kazanmıştı. Benim doğurduğum, besleyip büyüttüğüm aşkımız, ancak yarım saat sürmüştü ve sen onu öldürmüştün. Peki söyle bana, Selçuk’la aşkınız ne kadar sürecekti? 6 ay mı? 1 yıl mı?

Dolmuş tam gaz yoluna devam ediyordu. Ben artık yer ve zaman kavramlarımı yitirmiştim. Kafamı yağlı cama dayayıp dışarıyı seyrediyordum. Rutin şekilde yola sıralanmış her durak, içimizden birilerini daha alıp götürmeye devam ediyordu. Kim bilir ne kadar âşık öldürmüştü bu duraklar? Ne kadar seveni ayırmıştı kim bilir? Aşk katili, sevgi düşmanı, hain duraklar!

Dolmuş son hain durağı da geçmiş ve dolmuşların yuvası diye tabir edilen otoparka gelmişti artık. Haliyle araçta sadece ben kalmıştım. Kendime geldim bir anda. Şoförle baş başaydık. Şaşırmıştı adam. Yanına çağırdı beni. Gittim yanına. “Niye inmiyorsun lan bir saattir, yol bitti yol!” dedi. Cevap veremedim. Konuşamıyordum. Gözlerime bakınca anladı halimi. “Sana bir şey söyleyeyim mi canımın içi?” dedi. “Söyle abi” dedim hüzünlü bir sesle. “Aşk yalan .mına koyayım” dedi. Bu tespiti ilk defa duymuş gibi duygulandım ve ağlamaya başladım. “Tüm insanlar çıkarcı canımın içi, önemsemeye değmez” dedi. “Haklısın abim” diyip ona sarıldım. Duyguluydum, daha fazla ağlamak istiyordum. O şekilde bir müddet kaldık. Şoför durumdan sıkılmış olacak ki, yüzüme baktı ve “Al şu 85 kuruşunu da, git okuluna, derse geç kalma sonra” dedi. 85 kuruşu görünce inanılmaz mutlu oldum, çünkü ağlama nedenlerimden birisi de paramın boşuna gitmesiydi. Şoförün direktifini hemen onayladım ve bir daha dönmemek üzere dolmuşu terk ettim.

İşte benim hikâyem bunun gibi bir şeydi. Biraz abartmış ya da eksik anlatmış olabilirim. Affınıza sığınıyorum. Öykünün gerisini sorarsanız, onu hiç görmedim bir daha. Ama görürsem eğer bir gün, ona yazdığım şu şiiri vermek istiyorum. Belki ona layık değil ama elimden fazlası da gelmiyor.


Yaşadıklarımız için peri masalıydı dersem yalan olur,
Masal olabilecek kadar uzun süre kalmadın sen,
Birlikte kısa bir yolculuk yaptığım bir periydin sadece,
Ama kızamıyorum sana, çünkü 85 kuruşluk bir adamdım ben.



Mersin, 2009


YAZAR: İSMAİL PİŞER