Yapayalnızdım. Otuzuma merdiven dayamış olmamın yarattığı hüzün, tek başıma katlanmak için epey ağırdı. Daha önce hiç bulunmadığım bir şehirde, daha önce hiç solumadığım oksijeni teneffüs ediyordum. Duvar saatinden gelen her tık sesi, sessiz gecede atılan bir çığlık gibi bedenimi ürpertiyordu. Evet, hiç ama hiç alışamamıştım bu yeni şehre.
Ucuza kiraladığım için önceleri sevindiğim daire, artık bana işkence odası gibi geliyordu. Zaman geçmek bilmiyordu. Sigara yaktım bir tane. İlk memur maaşımla satın aldığım laptobumu kucağıma alıp Facebook’a bağlandım. Yıllar evvel sıkı fıkı olduğum ama artık bir çağrı dahi atmayan, hayırsız arkadaşlarımın paylaştığı videoları izleyip gülme krizine girdim. Ardından “emeğe saygı” diyerekten tüm videoları beğendiğimi teyit ettim. Fakat arkadaşlarımın artık beni tamamen unuttuklarını, tüm dostluklarımızın koskocaman bir yalan olduğunu ve hayatta hiçbir arkadaşımın kalmadığını anımsadım. O öfkeyle videoları tekrar izleyip “beğenmekten vazgeç” seçeneklerini tıklattım. Aklımı oynatacaktım. Unutulmuştum. Telefonuma baktım, uzun zamandır Avea Müşteri Hizmetleri bile mesaj atmıyordu.
İnegöl’de geçirdiğim 1.5 ay, hayatımın geride kalan 26 yılından çok daha uzun gibi gelmişti. Buradaki zavallı günlerim boyunca tüm prensiplerimi birer birer terk etmiştim. Gençliğimde “Sigara içip kendimi zehirlemem kanka” diyen dudaklarım şimdi Marlboro ve Winston Light’ın esiri olmuştu. “Alkolik insanlara acıyorum, ne kadar da zavallılar” diye düşünen zihnim şimdi 70’lik rakının egemenliği altına girmişti. “Zina yapmam aga, bu işin öbür tarafı da var” diyen iradem artık her gece farklı bir fahişenin tadına bakıyordu. Kiraladığım ufak apartman dairesi geneleve dönmüştü adeta. Yanlış yerlerde aradığım mutluluk bir türlü beni bulmuyordu. Aslında mutlu edilmesi zor bir insan değildim. Sadece beni anlayan birkaç dost ve yoldaş olacak, hayırlı bir sevgili istiyordum. Çok muydu bu istediklerim?
Mart ayının ılık bir ilkbahar günüydü. Havaların ısınmaya başlamasıyla İnegöl halkı kendini sokağa atmış ve şuursuzca geziyordu. Bense evde oturuyor ve mail kutumu on dakikada bir kontrol ediyordum. Gelen bir mailin hayatımı renklendireceğini hayal edecek kadar aciz durumdaydım. Hotmail bile benle alay etmeye başlamıştı. MSN Messenger’a göz gezdirmeye başladım. Birkaç eski dost çevrimiçiydi. Ancak “Slm” yazdığım anda, hepsi durumlarını ‘Dışarıda’ konumuna getirdiler ve iletilerine “yokummmm:P” yazdılar. Anlık öfkeyle laptobun kapağını çarparak kapattım.
Mutfağa su içmek için ilerlerken, kıllı bacağımda tüylü bir varlık hissedip “Ha sktir” diye bağırdım. Hemen ışığı yakarak karanlık koridoru –bir nevi hayatımı- aydınlattım. Dün gece aşırı alkolden dolayı sokaktaki çöp kutusuna kusarken, üzerine kustuğumu fark ettiğim ve acıyıp eve getirdiğim kara kediydi bu. Bu sabah uyandığımda varlığını bile unutmuştum. Hayvancağız da nerede olduğunu farkına varamadığı için, dün geceden beri evin ücra bir köşesinde saklanıyordu. Nihayet koridorda yollarımız kesişmişti kedicikle. O anki sıkıntılı ruh halimden dolayı, kediye inanılmaz bir sevgi beslemeye başladım. “Ayy ben seni yirim yirim” tarzında anlamsız sevgi gösterileri yaptığım esnada, hiç de yavru olmayan dev kedi tırnaklarıyla elimi parçaladı. Hiç sinirlenmemiştim. Bugüne kadar yüreğimi parçalayan onlarca insanın yanında, elimi parçalayan bir kediye kızma hakkını bile kendimde bulamıyordum. Sütün içine ekmek doğrayıp, tabağı balkona koydum. Karnından garip sesler çıkararak yemeye başladı hayvan. Belli ki çok acıkmıştı.
CD’ciden film kiralamak ve Muzaffer’e –yeni dostuma- ciğer almak için evden çıktım. Evimin hemen karşısında, ön camında “İRFAN VCD” yazan dükkana girdim. Yanında iki tane güzel hatunla film izlemekte olan İrfan göz ucuyla baktı bana. “Hayırlı işler,” dedim, zerre sallamadan mırıldanarak “Sağ ol” dedi. İnegöl’e yerleştiğimden beri İrfan’ı hiç sevmiyordum. Ne zaman dükkanına girsem, farklı kadınlarla beraber film izliyordu. Pezevenk gibi adamdı. Terbiyesizliğin bu kadarı da olamazdı. Çok sinirlenmiştim yine şerefsiz İrfan’a. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım, zira hiç de zor olmadı. Aslında ona karşı duyduğum bu öfke, içimde patlak veren amansız kıskançlık duygusuna sadece bir kılıftı. Evet, İrfan ortam insanıydı, çoğunluğu güzel kızlardan oluşan kalabalık bir arkadaş grubu vardı. Ben ise yalnızlar kulübünün ebedi başkanıydım. O paylaşılamayan adam iken, ben zavallı ıssız adamdım. Çok kıskanıyordum İrfan’ı. Onunla arkadaş olmanın bir yolunu bulmalıydım en kısa zamanda.
İrfan ve yanındaki çıtır kızlar beni zerre sallamadıkları halde, film seçerken izleniyor hissine kapılıyordum. Bu hisse kapıldıkça kendimi kasmaya ve filmlerin arka kapağında açıklamaları okurken istem dışı pozlar vermeye başlamıştım. Filmlerden birini itinayla yerine koymaya çalışırken, gözüme “Brokeback Mountain*” isimli bir film takıldı. Ön kapağında 3 dalda Oscar Ödülü aldığı ve son derece iddialı bir yapım olduğu yazıyordu. Hemen filmimi seçmiş olmanın verdiği huzurla İrfan’ın yanına yürüdüm. İrfan, elimdeki filmi görünce garip bir şekilde gülümsemeye başladı. Ardından gülümsemesi sırıtmaya, sırıtması gülmeye, gülmesi de hayvanlar gibi kahkaha atmaya dönüştü. “Bu filmin konusunu biliyor musun sen?” diye sordu bana. Kızlar benim filmler hakkında kıt bilgiye sahip olduğumu sanmasın diye düşünerek, “Evet konusunu biliyorum, ben çok severim bu tarz filmleri” dedim. Aslında film hakkında -3 Oscar ödülü aldığı hariç- hiçbir fikrim yoktu. Ben öyle cevap verince kızlar da kahkahalarını koyuverdiler. Rencide olmuştum, cevap dahi veremedim. Bozuk paraları elimden düşürüp hemen dükkandan çıktım.
Süratle markete doğru giderken, kaldırımın kenarındaki çalıların arasından cıyak cıyak gelen kedi sesleri duydum. Durup o yöne doğru baktım. Bir çift kedi, tutkuyla cinsel ilişkiye giriyordu. Erkek kedi, dişisiyle “L” pozisyonu alarak tek vücut olmuştu. Dişi, zevkten dolayı yüksek sesle inliyor ve mahalle halkının “Orada adam mı kesiyorlar lan!” diye düşünmesine neden oluyordu. Kedi çifti gerçekten çok bahtiyar görünüyorlardı. Bu mutlu aile tablosunu izlerken, gözümden bir damla yaş boşaldı. Hıçkırarak yalnızlığıma ağladım. Kedilerin bile sevgilisi vardı, ben bir kedi kadar bile olamamıştım.
Bir süre daha Mart ayında sevişgenleşen bu kedileri izledikten sonra, yılın her ayı sevişgen olan insanların arasından markete girdim. Maaşımın kalan son kısmıyla iki kilo ciğer alıp evimin yolunu tuttum.
“Muzaffer nerdesin oğlum? Muzaffer gel mama…” Elimde ciğerlerle tüm odaları dolaşıyor, fakat bir türlü kediciğimin saklandığı yeri bulamıyordum. Zaten küçük olan evde bakılabilecek her deliğe bakmıştım. Hiçbir yerde yoktu. Balkona çıkar çıkmaz, tsunami boyutunda bir hüzün dalgası beynimin kıyılarına şiddetle çarptı. Evet, Muzaffer balkondan atlamıştı ve şimdi iki kat aşağıdan beni izliyordu. Hiç kıpırdamadan saniyelerce baktı bana. Bakışlarında bir anlam vardı sanki. “Yalnızsın,” diyordu, “Hep yalnız kalmaya mahkum olacaksın!” diyordu. Ağlamaya başladım. “Gitme Muzaffer…” diye bağırdım. Ancak ben henüz cümlemi bile tamamlamadan, koşarak uzaklaştı kedi. Elimdeki ciğeri daha fazla tutacak gücüm kalmadı. Tabak yere düşünce et parçaları etrafa saçıldı. Ilık bir Mart günüydü ve ben yapayalnız bir adamdım.
· “Brokeback Mountain” isimli filmde, iki eşcinsel kovboyun dağda kurdukları kampta başlayan aşkları ve tutkulu cinsel yaşamları anlatılıyor. Son derece cesur sahneleri ve başarılı oyunculuklarıyla Hollywood’da ses getiren film, birçok spekülasyonlara sebep oldu. Film, bazı kapaklarda Türkçe’ye “İbne Kovboylar” şeklinde çevrilmiştir.
İsmail PİŞER
Konu: Muzaffer
O kedi iyi bile dayanmış :)
Bağlantı »
Konu: onur
bengisuya yorumundan ötürü tebrikler :D
Bağlantı »
Konu: her mesajın bir konusu olmak zorunda mı?
Kediye Muzaffer gibi isim koyarsan çeker gider tabii.
Bağlantı »