« Önceki | Sonraki »

30/1/2009

AZGIN SULAR

         
      Son zamanlarda hayatın akıcılığını biraz olsun arttırmak için Marco Polo gibi sürekli seyahatler yapıyordum. Saatlerim hatta bazen günlerim otobüslerde geçiyordu. Mutluydum. En azından dünya gözüyle birçok farklı yer geziyor ve bu şekilde evlerinde oturup yüzlerce kitap okuyan entel insanlardan daha kültürlü olacağıma kendimi inandırıyordum.

        İlk iş tabiki İstanbul'u gezmek olmuştu. İnsanların yürürken kalabalıktan dolayı ellerini bile sallayamadığı, hırsızların evlere girince para yerine akbil çaldığı, sadece 1.5 kilometre uzunluğundaki boğaz köprüsünden akşam saatlerinde geçişin trafikten dolayı 3.5 saat sürdüğü, dünyanın en güzel! şehri İstanbul'da 3 gün kaldıktan sonra ayrılmanın artık zamanı gelmişti.

        Bu sabah yine otobüse binecek ve bu sefer de Bursa'ya geçecektim.

        Saat sabahın 7'siydi.  Günün ilk ışıklarıyla kendimi 'İnegöl Seyahat' firmasının son derece kalitesiz otobüsünde bulmuştum. Tek tesellim, ön sıralardaki bir koltuğun pencere kenarında oturmamdı. Yaklaşık 4 saat sonra Bursa otogarında inmeyi planlıyordum. O an, bu planımın gerçekleşeceğinden en ufak bir şüphem dahi yoktu...

        Hiç rötar yapmadan Harem otogarından hareket ettik ve yolculuğumuza başladık. Tecrübeli görünen şoför, otobüsü hızlı ve seri kullanıyordu. Diğer tüm şoförler gibi kavşakta yeşil ışığı kaçırsa bile sarı ışıkta geçiyordu. İstanbul'un neresi olduğu belli olmayan şehir merkezinden çıkmış olmalıydık. Çünkü insan elinin daha az kirlettiği, deniz kenarındaki sakin bir arazide ilerliyorduk. Sessiz bir yolculuk olacak gibi görünüyordu.

       Yanımdaki koltukta, orta yaşlı, gözlüklü, kafa derisinden ayrılmamak için direnen son 15 tel saçını itinayla tarayarak kelini saklamış, hareketsizce oturan bir adam vardı. Pek de iyi bir yol arkadaşı olacak gibi görünmüyordu. Adam adeta ölü gibi kıpırdamadan öylece oturuyordu yanımda.

      Yolculuğa yeni başlamıştık ki birden şoförün direksiyonu sağa kırıp, otobüsü denize doğru yönelttiğini farkettim. Bedenimde korku hormonları salgılanmaya başladı. Otobüs son sürat denize doğru ilerliyordu! Eğer hemen önümdeki Antony Hopkins kılıklı şoför direksiyonu çevirmezse, birazdan koca otobüsle Marmara'nın serin sularını boylayacaktık!...

     Hemen yanımdaki adama dönüp ''Ne oluyor bu şoföre lan sence?'' diye laf attım. Ben korku ve heyecan dolu bir ses tonuyla seslenmeme rağmen, adam gövdesini hiç kıpırdatmadan kafasını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözleri uyuşturucu kullanmış gibi kaymıştı. Yüzü bembeyazdı ve mimikleri en ufak bir yaşam fonksiyonu göstermiyordu. Anlamsız ve amaçsızca bana kısa bir süre baktıktan sonra, hiçbir şey söylemeden kafasını tekrar önüne çevirdi. Korkum gittikçe artıyordu. ''Bu otobüsteki insanlara ne oluyor lan?'' diye bağırdım.

     Artık çok geçti, yapabileceğim bir şey kalmamıştı. Yolculuğa başlayalı henüz yarım saat bile olmamıştı. Şoför, şimdi son derece soğukkanlı bir şekilde otobüsü denize doğru sürerek ölüme rest çekiyordu. Biraz sonra denize düşecektik ve otobüsün içi su ile dolacaktı. Hiçbirimiz otobüsten çıkamayarak numaralı koltuğumuzda boğulup ölecektik. Cesetlerimiz fırında kabarmış bir kek gibi şişecek ve harikulade suratım mosmor olacaktı. Peki bu şoför neden böyle bir intihara karar vermişti? Onu, bu pek de gencecik olmayan yaşında ölüme sürükleyen neden neydi? Muhtemelen hayatta çektiği çilelerden dolayı şoförümüz nur topu gibi bir psikopat olmuştu ve şu an geçirdiği cinnet nedeniyle otobüsü, içindeki 30 yolcuyla beraber, denizin derinliklerine gömmeye hazırlanıyordu...
 
     Korkudan delirme derecesine geldiğim esnada, sahile büyük bir feribotun yanaştığını farkettim. Otobüsümüz tam gaz denize doğru ilerledikten sonra, kıyıya yanaşan feribotun içine park etti. Marmara denizinden karşıya deniz yoluyla geçecektik. Boşu boşuna korkmuş ve korkudan kaynaklanan şuursuz hareketlerimden dolayı diğer yolculara rezil olmuştum. Arkamdaki cibiliyetsiz yolcular bana bakarak dakikalarca kıkır kıkır güldüler...

     Çok geçmeden altımızdaki feribotla sahilden hareket ettik. Genelde seyahat ederken deniz beni fena tuttuğu için kara yolunu tercih ederdim. Ancak son derece şanslı! bir insan olduğumdan şu an koskoca otobüsle Marmara denizinin tam ortasında bir feribottaydım. Yaşadığım mide bulantısının yanı sıra ''madem feribotla gidecektik, otobüse niye para verdik lan?'' diye beynimden geçen pintice sorular başımın içini ağrıtıyordu.

       Bir yolcu otobüsünün içinde denizi geçmek hiç yaşamadığım bir duyguydu. Tadını çıkarmalıydım. Yavaş bir süratte ilerlemeye başladık. Otobüs üretildiğinden beri silinmemiş gibi görünen kirli pencere camından, feribotun üzerinde daireler çizerek uçan martıları seyretmeye koyuldum. Ne kadar da asil uçuşuyorlardı. Renkleri parlak, göz alıcı bir beyaz tonundaydı. Bu kadar güçlü bir rüzgara karşı koyabildiklerine göre kanatları son derece güçlü olmalıydı. İki kanadını açtıklarında enine uzunlukları 1 metreyi buluyordu. Havanın, insanın elini ayağını titretecek kadar soğuk olmasına rağmen, bu kuşlar incecik tüylerinin içinde nasıl da üşümüyorlardı? Biraz daha inceledikten sonra martıların ne kadar mükemmel yaratıklar olduklarını farkettim. Tıpkı doğadaki diğer tüm canlılar gibi...

       Gözüm, feribotun en kenarında ayakta dikilen bir adama ilişti. Havadaki Sibirya soğuğuna rağmen bu adam aracında oturmuyor ve dışarıda beklemeyi tercih ediyordu. Kirli sakallı, entellektüel görünümlü, Sinan Çetin tipliydi. Beyazlamış ve uzamış kıvırcık saçlarını rüzgarda dans ettiriyor, elindeki kurumuş simidi ufalayıp martılara atıyordu. Martıları beslemek feribotta yapılacak en asil davranış olmalıydı.

      Bu esrarengiz adamın attığı hiçbir simit parçası denize düşmüyor, düşse bile bir babayiğit martı denize dalarak o simit parçasını da alıp midesine indiriyordu. Gökyüzünde, daireler çizerek uçan 100'e yakın martı olmasına rağmen, kocaman feribotta simit atan tek bir kişi vardı. Martıların hepsi karnını doyuramayacak, aralarından en şanslı olanlar bile küçücük bir simit parçasıyla yetinmek zorunda kalacaklardı. Buna rağmen, her bir martının küçücük bir simit parçası için dondurucu havada saatlerce kanat çırpması beni çok etkilemişti. Beyinsiz olduğu dillere destan olmuş bir kuş bile hayatta kalmak için bu çabayı gösteriyorsa, insanların yapması gereken çok fazla şey var diye düşündüm.

       Otobüsün kapalı kapıları ve ayağımın tam altındaki yakıcı kaloriferden dolayı içerisi iyice ısınmıştı. Söylediğim hiçbir lafa tepki vermeyen, yanımdaki ruh hastası adam derin bir uykudaydı. Yağlanmış kocaman kafası neredeyse omzuma düşecekti. Daha fazla oturamazdım. Çıkıp temiz hava almalı, dalgalı engin denizi doyasıya seyretmeli ve martılara bir simit de ben atmalıydım.

       Otobüsten inerek feribotun üzerinde dolaşmaya başladım. Otobüsün içinde aşırı terlemiş olduğumdan, Marmara denizinin soğuk rüzgarları bedenimin derinliklerine işliyordu. Muhtelemen önümüzdeki haftayı grip olarak geçirecektim ama umrumda değildi. Şu an sadece içinde bulunduğum zamanı yaşamalıydım...

        Feribotun diğer ucunda bir simitçi çocuk gördüm. Hemen seslendim. Ancak çocuk, feribotun ve rüzgarın ahenkli senfonisinden dolayı benim sesimi duymadı. Daha yüksek sesle bağırdım ama çocuk yine duymadı. Sonra hayvan gibi böğürdüm, bu sefer duydu çocuk. Sesimi işitir işitmez sanki benim her an simit almaktan vazgeçeceğimi anlamış gibi kaygıyla koşarak yanıma geldi.

     ''Bana bir simit ver koçum'' dedim ve cebimden 10 lira çıkardım. 10 liralık banknotu görür görmez, ''abi vallahi para üstüm yok'' diye söylendi çocuk. ''Lan sen simitçi değil misin, nasıl para üstün olmaz?'' diyerek tepki gösterdim çocuğa. ''Abi vallahi sabahtan beri bu sattığım ikinci simit olacak. İlk simidi de az önce şu entel abiye sattım. O yüzden sana verecek para üstüm daha birikmedi abi, inan hiç param yok'' dedi ve bana Daniel Guiza gibi mazlum ve masum bir bakış attı.

      Çocuk, para üstü verip veremeyeceğini anlamak için ceketinin ceplerini son kez kontrol ederken, ben çocuğun kılık kıyafetini dikkatle incelemeye başladım. Üstünde son derece eski ve rükuş kıyafetler vardı çocuğun. Birinden emanet aldığını tahmin ettiğim, kendisine aşırı bol gelmiş ceketinin üzerinde yer yer yırtıklar vardı. Peki bu çocuğun bugün okulda olması gerekmiyor muydu? Yaşıtları okullarda kız peşinde koşarken, bu çocuğun buz gibi havada, denizin ortasındaki bir feribotta, sabahtan akşama kadar ekmek parası peşinde koşması içimi acıtmıştı. ''Paranın üstü sende kalsın, harçlık yaparsın delikanlı'' dedim çocuğa. Çok sevindi.

     Aldığım simit muhtemelen günlerdir bu feribotun içindeydi. Kurumuş ve kaskatı olmuştu. Ama zaten ben yemeyecektim ki. Feribotun en kenarındaki esrarengiz abimin yanına giderek onunla birlikte simitleri ufalamaya ve martılara atmaya başladım. Hepsini havada kapıyorlardı.

     Tam bu muhteşem varlıkların karınlarını doyurmanın yarattığı manevi huzuru yaşarken, martılardan bir tanesi tam üzerime pisledi. İstanbul'dan dünyanın parasını vererek aldığım yepyeni montum, sarı ile yeşil arası bir renkte, ishal kıvamında, yapışkan bir dışkıyla kaplanmıştı. Kuş sanki bir aydır kabızmış ve sonunda bana patlamış gibiydi. Martıların analarına avratlarına sövdüm ve otobüse geri döndüm. Bayatlamış ve taş gibi olmuş simidi de sırf nispet olsun diye martılara bakarak afiyetle mideye indirdim.

      Feribot ise son sürat ilerliyordu. Arkamızda kalan İstanbul tamamen belirsiz bir hal almış, önümüzde ise koskoca ve yepyeni bir kent bize merhaba diyordu...

     Devam edecek...

                                                        İSMAİL PİŞER

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

8 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: zeynep | Tarih: 2/4/2009
    Konu: :)
    ne zamandır yorum yazıyorum ama gitmiyor inşallah bu sefer başarırım :) yazılarınızın hepsini okudumm ve bazılarını neredeyse ezberledim mutsuz olduğum zmanlarda bana teselli oluyor yazılarınız her şeyi unutuyorum :) çok sürükleyici yazıyorsunuz başarılarınızın devamını dilerim... :)

    Bağlantı »

  2. Yazan: isimsiz | Tarih: 7/2/2009
    Konu: _feyzA_L
    aaa aşkolsun eminiz biz kesin bırakırdın cnm:PP

    Bağlantı »

  3. Yazan: comatose | Tarih: 31/1/2009
    Konu: cevap
    tşk ederim ırmak.hikaye tamamen kurgu ve para üstü bırakmadım çocuğa.ama gerçekte olsa yine de bırakırdım.Beni bilip de aksini düşünen arkadaşlarımı kınıyorum :D

    Bağlantı »

  4. Yazan: Irmak | Tarih: 30/1/2009
    Konu: :))))
    Eline sağlık.Seni sadece yazılarından tanıdığımdan paranın üstünü alıp almaman konusunda doğrusu yorum yapmayacağım:)))) Devamını bekliyoruzzzzz:))))

    Bağlantı »

  5. Yazan: comatose | Tarih: 30/1/2009
    Konu: cevap
    arkadaşlar, nedense benim 10 liranın üstünü almamam konusu kimseye inandırıcı gelmemiş.bu durumun sizlerde yarattığım imajdan kaynaklandığını farkındayım.Yazının devamını bekleyin.Okuduğunuz için tşk ederim.

    Bağlantı »

  6. Yazan: isimsizzzz :P... | Tarih: 30/1/2009
    Konu: kendini çok iyi tanıtmışsın İsmail :)))....
    Yazı çok güzell tebrik ederim ama ufak tefek abartılar var sanki hatta baya büyük abartılar :)))... 10 ytl nin üstünü almama gibi :D... yinede iyi bir yazı olmuş hayattan gerçek kesitler ÇELEBİ İSMAİL :)))... Yeni seyahatlerden yeni yazılarınla tekrar karşılaşmak dilegiyle :P...

    Bağlantı »

  7. Yazan: leyla | Tarih: 30/1/2009
    Konu: konu yok
    ismail gerçekten verdin mi o parayı çocuğa:)

    Bağlantı »

  8. Yazan: isimsiz | Tarih: 30/1/2009
    Konu: _feyzA_L
    PUHAHA sonunu özellikle cok begendım isocum devamını heycanla bekliycez:D istanbula bursaya gittin orası amam da üstü kalsın muhabbeti gercekmi:D

    Bağlantı »