« Önceki | Sonraki »

30/1/2009

AZGIN SULAR 2

         
      Yolculuğun yarısından fazlasını tamamlamış, Bursa kıyılarına iyice yaklaşmıştık ki kulakları sağır denen bir patlama sesi duyuldu. O kadar gürültülü bir patlama sesiydi ki kulağımdaki çekiç, örs ve üzengi bile bu duruma isyan ediyor ve beni organi görevlerini bir daha yapmamakla tehdit ediyorlardı. Kulaklarım gürültünün etkisiyle tamamen tıkanmıştı.

      İçinde bulunduğum otobüs ve yanındaki diğer araçlar patlamanın etkisiyle fena halde sarsıldılar. Hatta bazı araçlar sarsılmanın etkisiyle birbirine çarpmış ve hasar görmüştü. İnsanlar panik halinde ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. İçinde bulunduğum otobüsteki yolcular, hemen bir yetkili bulmak amacıyla, sırayla otobüsten inmeye başladılar. Yanımdaki ruhu bedeninden ayrılmış gibi görünen şizofrenik adam ise uykusundan uyanmış ve çevreye kısa bir süre yine boş ve tepkisiz gözlerle bakarak ne olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra, uyumaya kaldığı yerden devam etmişti. Bukalemun gibi herifti.

      Bende alelacele otobüsten indim. Feribotun üzerindeki bütün insanlar çılgın gibi birbirlerine sorular soruyordu. ''Ne oldu birader?'' ''Bu patlamada neydi anasını satayım?'' ''Teröristler bomba mı koymuşlar feribota lan?'' ''Başka bir feribota mı çarptık yoksa?'' ''Batacak mıyız?'' ''Deniz boy geçiyor mudur?'' Sorular, sorular... Tüm sorular cevapsız bir şekilde beklerken birden feribotun su almaya başladığını farkettik. İnsanlar gibi soru sormaktan ziyade ben kafamda bir senaryo oluşturmuştum bile. Muhtemelen motor tesisatındaki bir yakıt sızıntısından kaynaklanan bir patlama sonucu, feribotun alt yüzeyi folafoş olmuştu ve şimdi büyük bir hızla su alıyorduk. İnsanlar ayaklarının altındaki suyun farkına varana kadar, feribot denize biraz daha gömülmüş ve biraz yan yatmıştı. Batıyorduk. İnsanlar çaresizlik içindeydiler. Çocuklar TRT 3'deki devlet korosu gibi hep birlikte ağlamaya başlamış, anne babalar ise onları sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Peki anne babaları kim sakinleştirecekti?

      Dakikalar ve hatta saniyeler ilerledikçe, feribot biraz daha yan yatıyor ve üzerindeki arabalar da zeminde oluşan eğimden dolayı sürüklenip birbirlerine çarpıyorlardı. İnsanlar korku içinde bağırıp koşuyor, hepsi çaresiz gözlerle bir can yeleği arıyordu. Fakat burası Türkiye olduğundan feribotta ne yeterince can yeleği ne de yeterince filika vardı. Emin olduğum tek şey, eğer birazdan feribottaki bu yüze yakın insan ölürse, bundan sonra feribotlardaki güvenlik ve acil durum ekipmanları daha sıkı denetlenecekti!... Her bir yanlışın düzeltilmesi için illahi mevcut sistemin birkaç kurban vermesi gerekiyordu bu ülkede...

      Korku içindeydim. Kıpırdayamıyor, sadece ayakta dikilerek koşuşan insanların yüzlerindeki dehşet ifadelerini izliyordum. Bu lanet feribot, üzerinde seyahat etmek için para ödeyen tüm insanlara ihanet etmiş ve annesine küsen bir çocuk gibi denizin içine saklanmaya çalışıyordu sanki. Marmara Denizi'nin azgın suları, adeta feribotumuzu yan çevirip batırmaya inat ediyor ve tüm güçlü dalgalarını adukent gibi bize doğru yolluyordu.

     Daha fazla teknik direktör gibi saha kenarında dikilmemeli, bu berbat duruma derhal müdahale etmeliydim. Hemen bize yardım edebilecek bir tekne olup olmadığını kontrol etmek için çevreye dikkat kesildim. Her yer artık mide bulandıran bir mavilikle kaplıydı. Uzağı çok da iyi göremeyen gözlerimin algılayabildiği kadarıyla, yakın çevrede bir kano bile yoktu...
 
      Yakınlarda hiçbir tekne olmasa da Bursa kıyısından insanların bizim halimizi göreceklerini ve en kısa zamanda yardım göndereceklerini düşündüm. Aslında korkulacak çok fazla bir durum yoktu. Korkumu yenmeliydim. Boş boş dikilmemeli ve bir işe yaramalıydım. Panik halindeki insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemeli, en azından onları sakinleştirmeliydim.

     Feribotun arka güvertesinin bir köşesinde, çaresiz ve sessizce ağlayan genç bir kız gördüm. Hemen yanına gidip konuşmayı denedim. Belki bu şekilde onu sakinleştirebilirim diye düşünüyordum. Ancak kızın yanına gittiğimde, ne kadar konuşmayı denesem de yaşadığım şoktan dolayı adeta Hüseyin Turan gibi dilim tutulmuştu. Konuşamıyordum. Beynim, olayların mantıklı bir şekilde çözülüp hepimizin kurtulacağını söylese de, bedenim aynı soğukkanlılığı gösteremiyordu. Zavallı kız, benim son derece gergin halimi görünce daha da çok korkmaya başladı. Hiç yardımcı olmaya çalışmasam daha iyiydi. Kız, şimdi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu...

      İnsanlara bir lider gibi yardım edemiyordum. Belki de ben hiçbir zaman lider olabilecek vasıflara sahip olamamıştım. Belki de liderlik bir insana doğuştan gelen bir erdemdi ve ben buna sahip değildim...

     Tam feribottaki panik halinin doruklara çıktığı anlarda, bende olmayan liderlik özelliklerine sahip gibi görünen birkaç yetkili adam, Calgon reklamındaki çamaşır makinesi tamircisi gibi, bir anda ortaya çıktılar ve insanlara yardım etmeye başladılar. Filikaların yanında duruyorlardı. Bir yandan aceleyle suya batmak üzere olan filikaların iplerini çözüyorlar, bir yandan da Titanik'teki gibi ''sadece kadınlar ve çocuklar'' diye bağırıyorlardı. Koca feribotta sadece 2 tane filika vardı. Sadece kadınlar ve çocuklar bile binse yine de filikalar yeterli olmayacaktı. Yoksa ikinci bir Titanik felaketi mi yaşanacaktı?

     Feribot biraz daha yan yatmıştı. Huysuzlanmış bir atın binicisini atması gibi feribot da üzerindeki arabaları bir bir serin sulara atıyordu. Yaklaşık 1 tonluk arabaların denize düşerek fışkırttığı su kütleleri, feribotun üzerinde koşuşan çaresiz insanların bedenlerinin üzerine dökülüyordu. Herkes sırılsıklam olmuştu. Çok geçmeden benim otobüsümün de büyük bir gürültüyle denize düştüğünü gördüm. İçinde tüm kişisel eşyalarımın olduğu, otobüsün bagajındaki bavulum da artık Marmara Denizi'nin bir parçasıydı...

    Filikaların bağlı olduğu kenar gitgide suya batarken, feribotun öteki kenarı biraz daha havaya kalkıyordu. Filikaların yakınında, belediye önlerindeki bedava ekmek kuyrukları gibi bir izdiham vardı. İnsanlar yan yatmış feribotta güçbela ayakta durabiliyorlardı. Herkes, filikaya alınmak umuduyla yetkili adamların gözlerinin içine bakıyordu. Erkeklerin hiç şansı yoktu, ülkede kadın-erkek eşitliği olmasına rağmen filika önceliği her zamanki gibi kadınlardaydı.

     Kalabalığın içinde göze çarpan tüm çocuklar, babalarının kucaklarından alınarak filikalara oturtturuluyorlardı. Çocukların hepsi gözyaşları içindeydi.Bende minyon tipli olduğum ve sakallarımı yeni sinekkaydı yaptığım için çocuk gibi göründüğüm umuduyla, yüzsüz bir şekilde filikaya binmeyi denedim. Tam ayağımı filikaya atacakken yetkili adamın kalın sesiyle irkildim.

     ''Hey! Sen utanmıyor musun lan filikaya binmeye? Kazık kadar herifsin ulan. Önce kadınlar ve çocuklar dedik, biraz centilmen ol dallama'' diye bağırdı bana. Yetkili bana öyle herkesin içinde bağırınca, kalabalığın içindeki tüm kadınlar ve çocuklar bana sanki tecavüzcüymüşüm gibi ayıplayan gözlerle bakmaya başladılar. Utançtan kıpkıpkırmızı olmuş suratımla, hemen filikalardan uzaklaşarak feribotun havaya kalkmış öteki kenarına doğru yöneldim.

     Filikaların tam anlamıyla dolduğu sırada, takım elbiseli bir adamın koşarak kalabalığa doğru geldiğini farkettim. Bu panik içindeki şahıs, feribotun kaptanının ta kendisiydi. Filika derdindeki bütün insanlar, hemen kaptanın etrafını sardılar. ''Kaptan ne oldu bu feribota?'' ''Kaptan batacak mıyız?'' ''Kaptan ehliyetini nereden aldın lan?'' gibi sorular peş peşe geliyordu. Kaptan ise hiçbir soruya cevap vermiyor, sadece filikalarda kendine bir yer bulmaya çalışıyordu. Önündeki tüm kalabalığı bir kenara iterek bir filikaya attı kendini. Filika yetkilileri, söz konusu kişi kaptan olduğundan bu hayvanca harekete itiraz etmediler. O, filikaya binmesine izin verilen tek erkek olmuştu. Artık kapasitesinin limitlerini zorlayan iki filika, kürekler aracılığıyla, batmak üzere olan feribottan uzaklaşmaya başladı. Kaptan, geride bıraktığı enkaza bakarken, boğulmaktan kurtulmanın getirdiği son derece yavşak bir ifadeyle bize gülümsüyordu.

    ''Kaptan gemisini en son terkeder'' sözü su katılmamış bir yalandı...  

    Feribot neredeyse tamamen suya gömülmek üzereydi ve sadece küçük bir kısmı su üzerinde kalmıştı. Filikalara binemeyen yaklaşık 30 kişi, çığlıklar eşliğinde, teker teker denize düşüyorlardı. Artık kaderle yüzleşmenin zamanı gelmişti. Birazdan Marmara'nın azgın ve dalgalı sularıyla amansız bir savaşa girecektik. Direnebildiğimiz süre, belki de yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi belirleyecekti...

    Çok iyi yüzme bilmiyordum. Gençlik yıllarımda sırf havam olsun diye havuzlarda ve denizlerde boy geçen yerlere gidip yüzerdim, ancak kısa bir süre sonra ayağım yere basma ihtiyacı hissederdi ve hemen sığ bir bölgeye geri dönerdim. Ancak bu sefer durum farklıydı. Belki ayağım bir daha asla yere basamayacaktı.

    İlk patlama duyulduktan yaklaşık yarım saat sonra, feribot artık tamamen denizin içine batmıştı. Devasa büyüklükteki feribot, şimdi denizin dibine doğru son yolculuğuna çıkmıştı. Görüntü tek kelimeyle inanılmaz ve dehşet vericiydi. Televizyonlardan öğrendiğim kadarıyla, feribot battıktan sonra beni de suyun dibine çekebilirdi. O an, nadir de olsa televizyondan da yararlı birşey öğrenilebildiğini farkına vardım.

     Feribotun görünen son kısmı da batar batmaz, kendimi hemen suya atarak ileriye doğru kulaç atmaya başladım. Suyla ilk temas ettiğim an, suyun soğukluğunu iliklerimde hissetmiştim. Hiç arkama bakmadan kulaç atmaya devam ediyordum. Duyduğum tek şey, yüzme bilmeyen insanların delice çırpınışları ve attığı çığlıklardı. Eğer panikle çırpınmak yerine, sakin olup kendilerini serbest bıraksalar, zaten tuzlu su onları havaya kaldıracaktı. Ama böyle bir durumda sakin olmak mümkün müydü? Bu insanlar belki de hayatları boyunca hiç yüzmemişlerdi!

     Bir süre sonra yüzme bilmeyen insanlar anlamsızca çırpınmayı bıraktılar ve boğulmamak için akıllıca bir hareketle feribottan kopan ne idüğü belirsiz cisimlere tutundular. Dolap kapağı, araba lastiği, su bidonu gibi çok farklı işlevleri olan birçok eşya, şimdi tek bir amaca hizmet ediyordu. Hepsi birer can simidi olmuştu ve hayat kurtarıyorlardı. Bazı insanlar, can yelekleri olduğundan bir nesneye tutunmaya bile gerek duymuyordu. Fakat benim ne bir can yeleğim vardı ne de tutunacak bir dal bulabilmiştim. Ayrıca az önce deli gibi kulaç attığım için de yorgun düşmüştüm. Daha fazla suyun üzerinde kalamayacaktım. Çaresiz gözlerle çevremde yardım aramaya başladım.

     Hemen yakınımda, 20'li yaşlarda güzel bir kadının, feribottan kopan uzun ve genişce bir tahta parçasının üzerine uzanmış olduğunu farkettim. Zavallı insanlar suyun içinde tir tir titriyorken, bu çakal kadın bir tahta parçası bulmuş ve üzerinde rahat rahat yatıyordu. Muhtemelen Kayserili olmalıydı. Yorgunluktan bitkin durumdaydım. Son bir gayretle kurnaz genç kadına doğru kulaç attım...

    ''Bayan, biraz kenara kayın da ben de yanınıza çıkayım, nefesim tükendi!'' diye seslendim kadına. Kadın, tahtasını pek de paylaşmaya istekli gözükmüyordu. Son derece kulak tırmalayan, tiz bir ses tonuyla ''git buradan!'' diye bağırdı bana. Çok öfkelendim, nefesim tükeniyordu, yorulmuş ve üşüyordum...

    ''Bana bak bayan, ben Leonardo Dicaprio değilim. Ya o tahtanı benimle paylaşırsın ya da seni o tahtadan suya düşürürüm'' diye tehdit savurdum kadına. Kadın, tehditlerimden korkmuş olacak ki beni tahtasına aldı sonunda.

    Tahtanın üzerine çıkıp iyice bir soluklandım. Bitkin durumdaydım. Artık can derdimden kurtulmuştum ve tek yapmam gereken tahtanın üzerinde uzanıp Bursa sahilinden gelecek yardımı beklemekti. Genç kadın beni tahtasına alarak hayatımı kurtarmıştı. Ona teşekkürü bir borç biliyordum. Kafamı çevirip kadının yüzüne bakar bakmaz, ne kadar güzel ve seksi bir bayan olduğunu farkettim. Hayatında istediği her erkekle arasında cinsel bir çekim oluşturabilecek türden bir görüntüsü vardı. Elimden geldiğince yılışık bir şekilde gülümsedim ve ''sizinle aynı tahtada yaşamak çok güzel bir duygu olmalı. Keşke bizi hiç kurtarmasalar da sizinle ikimiz bir tahtada kocayabilsek'' diyerek espriyi patlattım. Gülümsemesini beklediğim güzel kadın birden celallendi: ''Sen salak mısın ya? Ya denizin ortasındaki bir tahtada yaşanır mı hiç ya? Ya hem seninle niye yaşayacağım ben ya, ay aptal mısın sen ya?'' diye bağırmaya başladı genç kadın.

    O andan itibaren kadınla bir daha asla konuşmadım. Gerizekalı kadın, yaptığım espriyi bile anlamamıştı. Neden dünyadaki güzel kadınların birçoğu embesil oluyordu?

     Feribot son yolculuğunu da tamamlamış ve denizin en dibine vurmuş olmalıydı. Uzandığım tahta parçasından çevreyi gözlemlemeye başladım. Çevrede, soğuktan titreyen çaresiz insanlar vardı. İnsanların dişleri birbirlerine takır takır çarpıyordu. Herkes şaşkındı ve nasıl bir tehlike yaşadığının farkına varmaya çalışıyordu. Kimileri ağlıyor, kimileri ise yorulmadan yardım çığlıkları atmaya devam ediyordu.

     Bazı insanlar o kadar üşümüştü ki, tutunduğu dolap kapağını bırakmış ve ısınmak için çaresizce ordan oraya yüzüyorlardı. Kış mevsimi olduğundan suyun içi 5 derece civarında olmalıydı.

    Bu inanılmaz görüntüye baktıkça ne kadar büyük bir felaket yaşadığımı ben de farkettim. Tüylerim ve bütün kıllarım diken diken olmuştu. Bursa otogarında bitmesini umduğum otobüs yolculuğu yarım kalmıştı ve ben şu anda bir kadınla beraber denizin ortasındaki bir tahta parçasında yardım bekliyordum. Fakat beklediğimiz yardım bir türlü gelmiyordu. Feribottan ayrılan kurtarma filikaları da artık görünmez olmuşlardı. Muhtemelen Bursa sahiline varmış olmalıydılar. Peki neden yardım bu kadar çok gecikmişti?

     Dakikalar kovalıyordu birbirini. Dalgalar, üstünde bulunduğum tahtayı bir beşik gibi sallıyordu. Yanımdaki kadın dakikalarca ağlayıp sızlandıktan sonra artık susmuştu. Bir yandan sessizce söyleniyor bir yandan da elini bir tarak gibi kullanarak boyalı saçlarını düzeltmeye çalışıyordu.

     Tam uyuyakaldığım sırada yardım feribotları geldi ve bizleri Bursa sahiline çıkarttılar. Karaya adım atar atmaz, ambulans ve polisler çevremizi sarmışlardı. Çeşitli kanallardan gelen kameramanların hepsi toplanmış ve az önce aynı tahtada mahsur kaldığım kadınla röportaj yapıyorlardı. Böyle maceralı bir olay insanın hayatında bir kez başına gelirdi, bu durumdan faydalanıp televizyonlarda ben de boy göstermeliydim . Mehmet Ali Birand ana haber bülteninde benim ismimi zikretmeliydi. Hemen röportajın ortasına kendimi attım ve ''bende kurbanlardan bir tanesiyim'' diye tükürler saçarak bağırdım. Kameralar birden bana yöneldi. Bir muhabir ''o feribotta ne yapıyordun?'' diye sordu. ''Mersin'den otobüsle gezmek amacıyla İstanbul'a geldim. Oradan da Bursa'ya geçmeyi planlıyordum ama böyle tatsız olaylar yaşanabiliyor. Feribotumuz battı ama hiç korkmadım vallahi yemin olsun. Bayan arkadaşa sorabilirsiniz. Onu da tahtaya ben çıkarttım, hayatını ben kurtardım'' dedim. Muhabir benim söylediklerimle zerre ilgilenmeyerek, ''burdan yakınlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?'' diye nazik bir soru sordu. Mikrofonu elime aldım. ''Baba beni daha beklemeyin, burdan Eskişehir'e oradan da Ankara'ya gidecem. Tüm Türkiye'yi turlayacağım Allah'ın izniyle'' dedim. Muhabir ''sen Marco Polo'musun oğlum?'' diye sordu. ''Neden olmayayım?'' dedim.


                                                                                  Yazar:  İSMAİL PİŞER

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

7 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: isimli | Tarih: 24/7/2009
    Konu: :D
    "Bana bak bayan, ben Leonardo Dicaprio değilim. Ya o tahtanı benimle paylaşırsın ya da seni o tahtadan suya düşürürüm"

    buraya çok güldüm :D :D leonardo di caprio salak zaten at karıyı suya bin sen işte
    ne uğraşıyorsun

    Bağlantı »

  2. Yazan: isimsiz | Tarih: 4/3/2009
    Konu: azgın sular 2
    geçrketen olağanüstü sonsuz teşekkürler

    umarım devamınıda yazarsın

    bir forum sitesinde isminizi ve soyadınızı vererek oraya koyuyorum yazılarınızı

    Bağlantı »

  3. Yazan: isimsiz | Tarih: 31/1/2009
    Konu: _feyzA_L
    her nekadar okudugumda cakma jack edası sezsemde rose kılıgındaki karakterin konusmaları dahil adrenalin salgılattıran bu yazınızın devamınıda sabırsızlıkla bekliycem ismaİL BEY:d ayrıca filikaya bebek yüzlü halinizle binmeye calısmanızda tadına doyulmaz bi zevk verdi bana:D tebrıkler...

    Bağlantı »

  4. Yazan: filizzz ylmaz | Tarih: 31/1/2009
    Konu: titanic
    ismail bu yazıyı okurken titanic i tekrar izler gibi oldum. betimlemelerine bayılıyorum yaa. yalnız yazının devamının " uyandım ve bu kabus bitti" şeklinde ollmamasını temenni ediyorum..bir an önce ilham gelmesi dileğiyle. başarılar sevgili arkadaşım..

    Bağlantı »

  5. Yazan: comatose | Tarih: 31/1/2009
    Konu: cevap
    Bu sorunun cevabını ilerleyen kısımlarda göreceksin crocus.yazı devam edecek.tşkler okuduğun için.. ;)

    Bağlantı »

  6. Yazan: crocus | Tarih: 31/1/2009
    Konu: incredible!!!
    koko sen bunları cidden yaşadın mı??? yoksa bu bi rüya mı?

    Bağlantı »

  7. Yazan: crocus | Tarih: 31/1/2009
    Konu: incredible!!!
    koko sen bunları cidden yaşadın mı??? yoksa bu bi rüya mı?

    Bağlantı »