OKUR(LAR)A VEDAMDIR (yeni)
İki sene evveldi. Yazdıklarımı kamuya açacak bir platform arıyordum. Blogculuk denen bir uygulamanın varlığından epeydir haberdardım. Ancak güvenmiyordum bloglara. Çünkü memlekette doğru dürüst blog sitesi olmadığı gibi, doğru dürüst gibi görünenler de maalesef düzenli güncellenmiyordu. Birçok blog sitesi “Asmalı Konak 64. bölümün özeti” veya “Akademi Türkiye evinde yaşanan olaylar” gibi çağdışı girdilerle ayakta kalmaya çalışıyordu. Türkiye blog mevzusuna henüz uyum sağlayamamıştı.
Halbuki her konuda hastası olduğumuz Amerika’da blog siteleri büyük önem taşıyor, birçok Amerikan vatandaşı paylaşmak istediklerini blog siteleri aracılığıyla kamuoyuna sunuyordu. Ünlü Hollywood yıldızlarının, popüler şarkıcıların ve usta yazarların dahi blog siteleri vardı. Kısacası Amerika’da blog, dijital günlük tadında kullanılıyordu ve insanlar birbirlerinin bloglarını ilgiyle takip ediyorlardı.
Ancak ilginçtir, sanki anasının karnından çevrimiçi çıkmış gibi MSN’ye kolaylıkla adapte olan halkımız, blog sitelerine hiçbir zaman merak beslememişti. Nedenini düşünmek yersizdi. Çünkü Türk halkı okumaktan nefret ediyordu. Türk halkına “şunu okur musun?” demek anasına sövmekle eş değerdi. Okumak zor gelirdi halkıma. Yüzyıllar evvel Hazreti peygamberimize gelen ilk vahiy “oku” olduğu halde, Müslüman Türkler böyle davranarak geçmişlerini dahi inkâr ediyorlardı. Her neyse, zaten içki de içiyordu bu kâfirler.
Açacaktım. Kimsenin girmeyeceğini, tenezzül edip okumayacağını tahmin ettiğim halde kendime bir blog sitesi açacak ve yazdıklarımı sanal âlemle paylaşacaktım. Böylelikle sanat eserini bencilce saklayan sanatçılardan olmayacaktım. Karaladıklarımı insanlara şevkle okutacak ve keşfedilmeyi bekleyen bir Anadolu şarkıcısı gibi elimden tutulmasını bekleyecektim. Kim bilir, Ertuğrul Özkök’ün benim siteme girmesi ve hayran kaldığı için bana Hürriyet gazetesinin “Kelebek” ekinden bir köşe teklif etmesi imkânsız bir ütopya mıydı?
“İmkânsız diye bir şey yoktur” derler. Katılmıyorum. Bana kalırsa herkes için hayatta birçok şey imkânsızdır. Ancak benim için popüler bir blog yazarı olmak bunlardan birisi değildi. Mümkündü, gücümün ve aklımın sınırları dâhilindeydi. Yapmalıydım, web sitemi görkemli bir açılışla insanlığa sunmalıydım. Birkaç kısa çalışmadan ve birkaç ufak tık’tan sonra web sitem artık sanal dünya için hazırdı. İşte o an, “comatose.blogcu.com” ortaya çıktı.
Burada iki yıl boyunca yazdım arkadaşlar. Severek yazdım, isteyerek yazdım. Yazma işine gönül vererek yazdım. Okunmama kaygısını tüm benliğimde hissedercesine yazdım. Her ne kadar bar çıkışı kameralara “çekmesene kardeşim” diyen ünlü serseriler gibi, ben de “kimse okumasın daha iyi kanka, ben zaten kendimi rahatlatmak için yazıyorum” desem de, bu yalana kendimi bile inandıramadım. Daima okunmak istedim. Bazen okumadılar, hırs yapıp yine yazdım. Okudular, bu sefer ilham alıp daha çok yazdım. Sonuç olarak iki yılda 30 civarında yazı yazdım, 250’ye yakın yorum aldım. Blog siteleri arasında bir çığır açtım ve 2 yıl boyunca blog sitesini güncelleyen ender şahsiyetlerden birisi oldum.
Blog sitemle de yetinmedim. Yetinemezdim. Geçen yıl Mersin’in mütevazı bir ilçesi olan Mezitli’nin yerel sitesinde köşe yazarlığı yapmaya başladım. Dost Ajans’ın sahibi, sevgili Nazım Hikmet Öztürk’ün kurduğu bölgesel sitede, sayısı üç haneli rakamlara asla ulaşmayan bir okuyucu kitlesine köşe yazarlığımı sundum. Beynimi sundum, kalemimi sundum. Sanırım artık şöhret basamaklarını tırmanmaya da başlamıştım. Ara sıra, boş vakitlerimde “belki imza falan isterler” diyerek Mezitli ilçesinde dolaşmaya koyuluyordum. Gerçi hiç kimse beni tanımıyordu, fakat yıkılmadım, inadına daha fazla yazdım.
İnsan düşünür ya bazen, geriye dönüp bakınca hani. “Ben ne yaptım, bu yaptıklarımdan dolayı elime ne geçti, peki şimdi neler yapmalıyım?” diye sorular birbiri ardına sıralanır insanın aklında. Ben de bugünlerde bu dönemlerden geçiyorum diyebilirim. Düşünüyorum. Elime ne mi geçti? Şu geçti; katıldığım öykü yarışmalarında koca bir sıfır aldım, Mezitli sitesindeki işime dolaylı yoldan son verildi ve blog sitem her geçen gün üzerindeki ilgiyi kaybetti, zayıfladı, Osmanlı Devleti gibi çöküş dönemine girdi.
Fakat bunlar gerçekten önemli değil sevgili arkadaşlarım. İnanın, öykü yarışmalarından para ödülü kazanamamak beni zerre kadar üzmez veya Mezitli. Org’dan kovulmak beni kesinlikle incitmez. Ancak beni gerçekten öfkelendiren, bazı geceler uyku uyumamı dahi engelleyen tek bir konu var.
Türkiye’nin dört bir yanından, adını sanını dahi bilmediğim insanlar bana olumlu eleştirilerini ve teşviklerini sunarken; benim dört yanımdaki, dost dediğim, bağrıma bastığım, koynuma aldığım arkadaşlarım benden desteklerini esirgediler. Msn’de ya da facebook’ta karşı cinsle yaptıkları sohbete kısacık bir ara veremedikleri için, web sitemi ziyaret etmediler. Etseler dahi, yazdıklarım için “bunlar çok uzun valla, bir ara okurum dostum” dediler. (Zira bunun asıl meali “değerli olarak gördüğüm boş vaktimi senin aptal yazıların için harcamayacağım”dır.) Ne hikmetse beni takip edenler, geleceğim için yönlendirici yorumlar yapanlar, kısacası eserlerime saygı duyanlar hep beni tanımayan kişiler oldu. Onlara sonsuz müteşekkirim. Bana dostum diyen, ancak internetle haşır neşir olmasına rağmen bir tek yazımı dahi okumayan arkadaşlarıma ise hakkımı helal etmiyorum. Bana bundan sonra “dostum” falan demesinler. Hatta “kardeşim, birader, hacı, baba, dayı, emmi” gibi akrabalarının kulaklarını çınlatacak hitaplarda bile bulunmasınlar bana. Onlara son sözüm budur.
Her güzel şeyin bir sonu vardır. Zaten sonsuz olsaydı birçok şey güzel olmazdı. Artık comatose serüvenimi noktalama zamanımın da geldiğini hissediyorum. Bazen yeni bir bina inşa etmek için eskisini yıkmak gerekir. Ben de kariyerimde sadece küçük bir basamak olarak gördüğüm blog sitemi kapatarak yeni hedeflere koşmak istiyorum. Tabi, belki bir gün yepyeni bir blog sitesiyle de karşınıza çıkabilirim. Kim bilir, belki de piyasaya çıkan ve edebiyatta atom bombası etkisi yaratan bir kitapla hepinizi şaşırtabilirim. Tabi, ne yapabileceğim ya da ne yapamayacağım asla belli olmaz. Ancak sizi temin ederim ki -bu sözüm yazılarımın çoğunu düzenli okuyan ve yorumlayan, sadık birkaç okuyucumadır- bir gün mutlaka karşınıza çıkacağım ve benim antiedebi şaheserlerimi takip etmeye devam edeceksiniz.
“Comatose.blogcu.com” artık üzerine düşen misyonu tamamladı. Bu denli okuma engelli bir toplumda, üniversite gibi bilgi ışığının en parlak yandığı kurumlarında bile internetin facebook’tan ibaret algılandığı bir Türkiye’de, bu kadar okunmak bile benim için başarıydı. İçim buruk, ama huzurluyum. Veda ediyorum, ama geçici bir veda bu.
Son olarak, bu veda yazısı aracılığıyla birkaç kişiyi selamlamak ve şükranlarımı dile getirmek istiyorum.
Köşesindeki delikanlı yazılarıyla gönlümde çilingir sofrası kuran Yılmaz Özdil’e; kendisine son derece mühim birkaç mail yollamama rağmen beni muhatap almayan köşe yazarı Ayşe Arman’a; yazarlık yoluna yüreğini koymuş ve nafile çabalarını bu yönde harcayan, görüşemesek de haberleşemesek de her zaman dostum kalacak olan, İstanbul’daki kardeşim Bengisu Türkan’a; blog sitemi devamlı takip eden Irmak, nemesis, Feyza_L, duncan, ozan, blackheart, canan ve nice isimsizlere; istem dışı da olsa, bana ilham perisi olan, geçmişteki ve gelecekteki tüm sevgililerime ve son olarak da “ben domuz gribi aşısı olmayacağım, ama isteyenler olabilir” diyen Recep Tayyip Erdoğan’a tüm sevgi, şehvet ve iyi dileklerimi sunuyorum.
Hepinizi sıkı sıkı kucaklıyorum. Hepinizi çok seviyorum.
Kuru İmza
İsmail PİŞER